Dr. Hamid Şehanegi

Güney Azerbaycan Stratejik Araştırmalar Merkezi (SACSS) Direktörü

Bir ülkeyi terk etmek bazen yalnızca bir sınırı geçmek değildir. İnsan bazen kendi sesini, çocukluğunu, alıştığı sokakları ve ait olduğu dünyanın bir parçasını geride bırakır. Son yıllarda Türkiye’ye gelen Güney Azerbaycanlı gençlerin hikâyesi tam da böyle bir hikâye. Dışarıdan bakıldığında bu göç, ekonomik krizden kaçış ya da daha rahat bir yaşam arayışı gibi görünebilir. Oysa meselenin derininde çok daha kişisel ve kırılgan bir duygu var: kendi kimliğiyle daha rahat yaşayabilme isteği.

Son on yılda Türkiye, özellikle Güney Azerbaycanlı gençler için en önemli göç rotalarından biri hâline geldi. Bunun yalnızca ekonomik nedenleri yok. Türkiye birçok kişi için kültürel olarak yabancı olmayan bir ülke. Dil yakınlığı, tarihsel bağlar, ortak kültürel hafıza ve toplumsal benzerlik hissi, Türkiye’yi Avrupa’dan farklı bir yere koyuyor. Birçok Güney Azerbaycanlı genç için Türkiye, sadece başka bir ülke değil; “tamamen yabancı hissetmeden nefes alınabilecek en yakın yer” anlamına geliyor.

İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e ya da Antalya’ya gelen Güney Azerbaycanlıların büyük bölümü klasik göçmen profilinden farklı. Çoğu eğitimli, kentli ve dijital dünyaya uyumlu bir kuşak. Aralarında yazılımcılar, grafik tasarımcılar, çevirmenler, sosyal medya uzmanları, sanatçılar, akademisyenler ve çevrim içi çalışan genç girişimciler var. Özellikle Tebriz, Hoy, Erdebil, Urmiye, Merend, Qoşaçay, ve Zencan gibi şehirlerden gelen gençlerde bu profil daha belirgin görülüyor. Fakat göçün asıl nedeni yalnızca ekonomi değil.

Birçok Güney Azerbaycanlı genç için mesele sadece daha fazla gelir elde etmek değil; daha görünür hissedebilmek. Kendi diliyle daha rahat konuşabilmek. Kültürel kimliğini daha doğal yaşayabilmek. Sürekli baskı, denetim ya da toplumsal daralma hissi olmadan bir hayat kurabilmek.

Bu yüzden Türkiye ilk bakışta birçok kişi için umut duygusu yaratıyor. Özellikle İstanbul. İstanbul son yıllarda Güney Azerbaycanlı gençlerin görünmez şehirlerinden birine dönüştü. Kadıköy’de, Şişli’de, Fatih’te, Beylikdüzü’nde ya da Beşiktaş’ta dolaşırken bunu hissetmek mümkün. Azerbaycan Türkçesiyle yapılan sohbetler, küçük kafelerde kurulan dostluklar, dijital iş yapan gençler, sosyal medya üzerinden ticaret geliştiren girişimciler, ünversitelerde akademisyen olarak çalışanlar, sanat ve medya çevrelerinde görünür olmaya çalışan yeni bir kuşak… Şehir artık sessiz ama büyüyen bir Güney Azerbaycan diasporası taşıyor.

Fakat göçün hikâyesi genellikle ilk heyecandan sonra değişiyor. Çünkü hayal edilen Türkiye ile yaşanan Türkiye her zaman aynı olmuyor. Bir süre sonra gündelik hayatın ağırlığı başlıyor: uzatılmayan oturum izinleri, sürekli değişen göç politikaları, yükselen kiralar, ekonomik kriz, yalnızlık ve belirsizlik… Birçok Güney Azerbaycanlı göçmen için en zor duygu “geçici yaşamak.” İnsan yıllarca burada kalsa bile hâlâ tam anlamıyla yerleşmiş hissedemiyor. Sürekli bir bekleme hâli oluşuyor. Sanki hayat tam başlamamış gibi.

Bu durum zamanla ciddi bir psikolojik yorgunluk yaratıyor.Özellikle Türkiye’de son yıllarda derinleşen ekonomik kriz, Güney Azerbaycanlı göçmenlerin kurduğu hassas dengeyi sarstı. Türk lirasındaki değer kaybı, yaşam maliyetlerinin yükselmesi ve yabancılara yönelik toplumsal gerilimler, başlangıçta cazip görünen birçok şeyi kırılgan hâle getirdi.

Fakat Güney Azerbaycanlı göçmenlerin deneyimini farklı kılan başka bir boyut daha var: Kimlik meselesi.

Birçok kişi Türkiye’ye kültürel yakınlık hissiyle geliyor; ancak zamanla bunun tam bir aidiyet anlamına gelmediğini görüyor. Türkiye’de “yabancı” olarak kalmaya devam ediyorlar. İran’a dönüş ise çoğu için yalnızca ekonomik değil, siyasal ve güvenlik olarak da zorlaşıyor. Böylece insanlar iki dünya arasında asılı kalıyor.

Ne tamamen kopabilen ne de tam anlamıyla yerleşebilen bir kuşak ortaya çıkıyor. Belki de yeni Güney Azerbaycan göçünün en belirgin duygusu tam olarak bu: arada kalmışlık.Ama hikâyenin dikkat çekici tarafı şu: bütün bu kırılganlığa rağmen insanlar hayat kurmaya devam ediyor.

Yeni nesil Güney Azerbaycanlı göçmenler pasif bir göçmen topluluğu değil. Oldukça dayanıklı ve ağ temelli hareket ediyorlar. Telegram grupları, Instagram sayfaları ve WhatsApp ağları üzerinden birbirlerine iş buluyor, ev buluyor, hukuki bilgi paylaşıyor ve dayanışma kuruyorlar. Bir anlamda dijital dayanışma, yeni göç hayatının görünmez omurgasına dönüşmüş durumda.

Bu yüzden Türkiye’deki Güney Azerbaycanlı göçmen hikâyesi yalnızca mağduriyet hikâyesi değil. Aynı zamanda direnç, uyum ve kimliğini koruyarak var olma hikâyesi. Ama yine de temel sorun değişmiyor: belirsizlik. Birçok insan için Türkiye ne tam bir varış noktası ne de kısa süreli bir geçiş alanı olabiliyor. Avrupa’nın sertleşen göç politikaları, İran’daki siyasi ve ekonomik baskıların devam etmesi ve Türkiye’deki değişken göç rejimi, binlerce insanı uzun süreli bir “eşik hayatı” içinde bırakıyor.

Belki de bu yeni göç dalgasını anlamanın en doğru yolu şu soruyu sormak: İnsan bir yerden ayrıldığında gerçekten nereye gider? Çünkü göç bazen yalnızca başka bir ülkeye gitmek değildir. Bazen insan, eski hayatıyla yeni hayatı arasında uzun süre asılı kalır. Bugün Türkiye’de yaşayan yeni nesil Güney Azerbaycanlı göçmenler tam da böyle bir dönemin içinden geçiyor. Umutla gelmiş, gerçeklikle karşılaşmış ama buna rağmen yaşam kurmaktan vazgeçmemiş bir kuşak. Ve belki de onların hikâyesi, 21. yüzyıl göçlerinin en önemli gerçeğini gösteriyor: Modern göç artık yalnızca sınır değiştirmek değil; kimliği, aidiyeti ve geleceği yeniden kurma mücadelesidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir