Kaya Kerimoğlu
Kelime Köken ve Bağımsız Tarih Araştırmacısı /yazar

**ÖZET**
Bu makale, 19. yüzyıl oryantalizmi ve 20. yüzyıl Pehlevi ideolojisi tarafından inşa edilen Pers-merkezli tarih anlatısını, kurumsal bilim merkezleri, mimari miras ve yazılı kültür üzerinden eleştirel bir analize tabi tutmaktadır. Yaygın resmi tarih tezlerinde “barbar” veya “yıkıcı” olarak yaftalanan Moğol, Arap ve Türk devletlerinin, aksine coğrafyanın en büyük bilimsel ve kurumsal atılımlarını gerçekleştirdiği gerçeği vurgulanmaktadır. Bu bağlamda, İlhanlı Moğolları tarafından Tebriz’de kurulan dünyanın ilk bilim şehri Rabi-i Reşidi, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden hemen sonra temellerini attığı İstanbul Üniversitesi ve Kaçarlar döneminde modernleşmenin öncüsü olan Darülfünun, Doğu medeniyetinin gerçek kurumsal sütunları olarak incelenmektedir. Çalışma ayrıca İslam öncesi Ahameneş ve Sasani dönemlerindeki bilimsel, edebi ve teknolojik (kağıt, alfabe, kütüphane) yetersizlikleri sorunsallaştırarak, Batı dünyasının günümüzde de sürdürdüğü “Pers algısı” yönetiminin jeopolitik arka planını deşifre etmeyi amaçlamaktadır.
1. GİRİŞ: SİYASAL BİR İNŞA OLARAK “PERS-MERKEZCİ” TARİH YAZIMI
19. yüzyılda Batılı sömürgeci güçlerin Doğu coğrafyasına yönelik geliştirdiği oryantalist paradigma, kronolojik ve antropolojik bir yanılsama üzerine kurulmuştur. Bu yanılsama, İslam dünyasının ve Avrasya bozkır kavimlerinin (Türkler ve Moğollar) medeniyet kurucu rollerini dışlarken, antik dönemin “Pers” imajını yüceltme eğilimindedir. 20. yüzyılın başında, özellikle İngiliz jeopolitik aklı tarafından İran coğrafyasında ikame edilen Pehlevi diktatörlüğü, bu oryantalist tezleri resmi devlet ideolojisi haline getirmiştir.
Bu ideolojik inşanın temel stratejisi iki yönlüdür:
1. İslam öncesi döneme (Ahameneş ve Sasani) gerçekte var olmayan kurumsal, bilimsel ve edebi bir altın çağ atfetmek.
2. Bu coğrafyayı bin yıl boyunca yöneten, bilim, sanat ve mimariyle donatan Arap, Türk ve Moğol unsurlarını “medeniyet yıkıcı barbarlar” olarak damgalamak.
Ancak tarihsel materyaller, arkeolojik bulgular ve kurumsal süreklilik analiz edildiğinde, karşımıza tam tersi bir tablo çıkmaktadır.
2. İSLAM ÖNCESİ İRAN COĞRAFYASINDA YAZI, KAĞIT VE KURUMSAL BİLİM SORUNSALI: CUNDİŞAPUR EFSANESİNİN ELEŞTİRİSİ
Resmi tarih anlatısında, Sasaniler döneminde kurulduğu iddia edilen “Cundişapur” (Gondeshapur) akademisi, İslam öncesi Pers biliminin zirvesi olarak sunulur. Ancak bu iddia, tarihsel gerçeklikler ve dönemin maddi kültür şartları (material culture) ile çelişmektedir.
2.1. Alfabe, Dil ve Eğitim Sektöründeki Yabancı Unsur
Antik ve Geç Antik dönemde Persler kendilerine ait evrensel, sürdürülebilir ve işlevsel bir bilim alfabesi geliştirememişlerdir. Ahameneşler döneminde idari işlerde dahi Elam, Babil veya Arami alfabeleri ve dilleri kullanılmıştır. Sasani döneminde kullanılan Pehlevi yazısı ise Arami alfabesinden türetilmiş, okunması ve yazılması son derece güç, ideogramlarla dolu heterografik bir sistemdir. Bu kısıtlı dil ve yazı alfabesiyle evrensel bir tıp, astronomi veya felsefe eğitimi vermek epistemolojik olarak imkansızdı.
Nitekim Cundişapur olarak adlandırılan merkezde eğitim verenler, Persler değil; Bizans imparatoru I. Justinianus’un Atina Akademisi’ni kapatmasıyla (MS 529) Doğu’ya kaçan Nesturi Hristiyanlar (Süryaniler) ve Neo-Platoncu Yunan filozofları idi. Eğitim dili Persçe değil, Süryanice ve Grekçe idi. Ortada yerel bir “Pers bilim kadrosu” bulunmamaktadır.
2.2. Kağıt Teknolojisinin Yokluğu ve “Yakılan Kütüphaneler” Miti
İslam fetihleri sırasında Arapların “devasa Pers kütüphanelerini yaktığı” iddiası, milliyetçi tarih yazımının en büyük mitlerinden biridir. Bilim tarihi açısından sabittir ki; kağıt teknolojisi MS 751 yılındaki Talas Savaşı’na kadar Çin coğrafyasının dışına çıkmamış, İran coğrafyasına ise ancak İslam döneminde (Samaniler dönemi, Semerkand) getirilmiştir. İslam öncesi Sasani dünyasında yazılar parşömen (deri), kil tablet veya papirüs üzerine yazılmaktaydı. Bu malzemelerle milyonlarca ciltlik “devasa kütüphaneler” kurmak lojistik ve hammadde açısından mümkün değildir.
Ortada yakılacak büyüklükte kurumsal bir kütüphane olmadığı gibi, İslam öncesi Pers dünyasından günümüze kalmış tek bir tıp risalesi, astronomi tablosu (ziç), felsefe metni, hatta adıyla sanıyla bilinen tek bir antik Pers hekimi, müneccimi veya şairi dahi bulunmamaktadır. Dolayısıyla “kütüphanelerin yakılması” anlatısı, tarihsel bir gerçeklikten ziyade, kurumsal bilimsel yoksunluğu örtbas etme çabasıdır.
3. “BARBARLIK” EZBERİNİ BOZAN DEHA: İLHANLI MOĞOLLARI VE TEBRİZ RABİ-İ REŞİDİ BİLİM ŞEHRİ
Yüzyıllar boyunca İslam ve Batı kaynaklarında “tarihin gördüğü en büyük yıkım dalgası” olarak nitelendirilen Moğollar, sanılanın aksine, yerleşik düzene geçtikten sonra dünya tarihinin en organize ve evrensel bilim altyapısını kurmuşlardır. Bunun en somut kanıtı, Tebriz’de inşa edilen Rabi-i Reşidi kompleksidir.
İlhanlı veziri Hace Reşidüddin Fazlullah-ı Hemedani tarafından 13-14. yüzyıl kavşağında kurulan bu kompleks, sadece bir okul değil; içinde kütüphaneler, rasathane, tıp fakültesi (Darüşşifa), kağıt fabrikaları, öğrenci yurtları ve matbaa barındıran devasa bir “Bilim Şehri” idi.
* **Çok Kültürlü Akademik Kadro:** Rabi-i Reşidi’de Çin’den, Hindistan’dan, Şam’dan, Mısır’dan ve Bizans’tan gelen binlerce bilim insanı ders vermekteydi.
* **Çok Dilli Eğitim:** Eğitim; Türkçe, Arapça, Farsça, Moğolca ve Çince olmak üzere çok dilli bir müfredata sahipti.
* **Finansal Kurumsallaşma (Vakıf Sistemi):** Dünyanın ilk büyük vakıfnamelerinden biri olan Vakıfname-i Rabi-i Reşidi (UNESCO Dünya Belleği Mirası), bu bilim şehrinin saraydan bağımsız, sürdürülebilir finansal yapısını kanıtlamaktadır.
Yüzyıllarca dünyanın yarısına hükmettiğini iddia eden Pers imparatorluklarının geride tek bir kurumsal bilim kampüsü bırakamadığı göz önüne alındığında, “barbar” denilen Moğolların Tebriz’de kurduğu bu evrensel akademi, oryantalist ezberleri tamamen çürütmektedir.

4. FATİH SULTAN MEHMET VE BATI-DOĞU SENTEZİ: İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ’NİN TEMELLERİ
Türk-İslam medeniyetinin kurumsal vizyonunun bir diğer zirvesi Osmanlı Devleti’dir. Fatih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethettiğinde, şehri sadece askeri ve siyasi olarak değil, bilimsel olarak da dünyanın başkenti yapmayı hedeflemiştir.
* **Fetihten Bir Gün Sonra Kurulan Kurum:** İstanbul’un fethinin ertesi günü (30 Mayıs 1453), Fatih’in emriyle Ayasofya ve Zeyrek’teki yapılarda eğitim faaliyetlerine başlanmıştır. Bu hamle, günümüz İstanbul Üniversitesi’nin resmi kuruluş tarihi kabul edilir.
* **Sahn-ı Seman Medreseleri:** Daha sonra inşa edilen Sahn-ı Seman Medreseleri ile bu yapı, döneminin en ileri nakli ve akli (matematik, astronomi, tıp) bilimler merkezine dönüşmüştür.
Fatih, Bizanslı ve İtalyan bilim insanlarını şehirde tutmuş, Ali Kuşçu gibi Türk-İslam dünyasının en büyük matematikçi ve astronomlarını İstanbul’a davet etmiştir. Bu vizyon, fethi bir yıkım değil, küresel bir Rönesans hamlesi haline getirmiştir.

5. PEHLEVİ KARALAMALARINA KARŞI KAÇAR HANEDANLIĞI VE DARÜLFÜNUN GERÇEĞİ
19. yüzyılda İngiliz desteğiyle başa geçen Pehlevi hanedanı (Rıza Şah ve Muhammed Rıza Pehlevi), kendi meşruiyetini sağlamak adına bir önceki Türk-Kaçar Hanedanlığı’nı (1789-1925) “cahil, gerici, sanatsız ve bilimsiz” olarak nitelendirmiştir. Oysa maddi kültür kalıntıları ve arşiv belgeleri bu iddiayı tamamen reddeder.
#### 5.1. Kaçarların Modernleşme Zirvesi: Darülfünun
İran coğrafyasında Avrupa tarzında eğitim veren ilk modern üniversite/yüksekokul olan Darülfünun, Kaçar Başbakanı Mirza Taki Han Emir Kebir tarafından kurulmuş ve 1851 yılında kapılarını açmıştır. Tıp, mühendislik, eczacılık ve askeri bilimler dallarında eğitim veren bu kurum, modern İran’ın entelektüel ve bürokratik altyapısını oluşturan yegane merkezdir. Pehlevi rejimi, Kaçarların kurduğu bu üniversite modelinin üzerine yeni bir şey koyamamış, yalnızca ismini ve idari yapısını değiştirerek mirasa konmuştur.
#### 5.2. Mimari ve Kültürel Mirasın Karşılaştırması
Pehlevi propagandası Kaçarları görgüsüzlükle suçlarken, kendileri Kaçar döneminde inşa edilen saraylarda (Gülistan Sarayı, Sadabad Saray kompleksinin Kaçar bölümleri) oturmuşlardır. Kaçar dönemi mimarisi; geleneksel Türk-İslam estetiğiyle Avrupa barok/rokoko tarzını birleştiren yüksek bir zevkin ürünüdür. Buna karşın Pehlevi dönemi, kendine ait özgün bir mimari ekol üretememiş; antik Ahameneş (Taht-ı Cemşid) sütunlarını bile taklit edemeyen ve kaba, ruhsuz ve faşizan bir “neo-Ahameniş” üslubundan öteye geçememiştir.
6. SENTEZ VE ANALİZ: BATI NEDEN PERS ALGISINI DESTEKLİYOR?
Batı akademisinin ve siyasetinin, tarihsel gerçek dışılığına rağmen neden ısrarla “Pers/Aryan” algısını pompaladığı sorusu jeopolitik, ideolojik ve antropolojik açılardan çözümlenmelidir:
1. **İdeolojik Müttefiklik ve Aryanizm:** 19. yüzyıl Avrupası’nda yükselen ırkçı antropoloji (Aryan teorisi), Hint-Avrupa dil ailesine mensup olan Persleri kendilerine “akraba” ve “Doğu’daki medeni kardeşler” olarak görmüştür. Buna karşılık Ural-Altay dilli Türkleri ve Sami dilli Arapları “asli düşman” ve “barbar” olarak konumlandırmışlardır.
2. **Türk ve İslam Dehasını Perdeleme Arzusu:** Batı, yüzyıllar boyunca kendisini askeri, siyasi ve kurumsal olarak dize getiren Türk-Osmanlı, Selçuklu ve Memlük dehasını psikolojik olarak küçültmek istemektedir. Bilimi, kütüphaneleri ve üniversiteleri kuran Türk-İslam medeniyetini yok saymak için, hiçbir kurumsal temeli olmayan antik Pers imajı bir kalkan olarak kullanılmaktadır.
3. **”Geçmişte Esir Etme” ve Sömürge Jeopolitiği:** Batı emperyalizmi, Ortadoğu halklarını kendi gerçek tarihlerinden (Türk, İslam, Moğol sentezinden) koparıp, onları kurgusal bir antik geçmişe hapsetmektedir. Geleceğe gözlerini kapatan, somut bilimsel ve kurumsal mirasına yabancılaşan bir toplum, sahte bir “şovenizm” ile uyuşturularak çok daha kolay sömürgeleştirilebilmektedir.
7. SONUÇ
Tarihsel veriler, kurumsal süreklilikler ve maddi kültür kalıntıları objektif bir gözle incelendiğinde; İran coğrafyasında ve çevre havzalarda gerçek bilimi, üniversite kültürünü, kağıt endüstrisini, tıp komplekslerini ve kalıcı mimariyi inşa edenlerin Türkler, Moğollar ve İslam medeniyeti olduğu ayan beyan ortadadır. Sasani/Cundişapur anlatıları ise büyük oranda kaynaksız mitleştirmelerden ibarettir.
Tebriz’deki Rabi-i Reşidi’den İstanbul Üniversitesi’ne, oradan Darülfünun’a uzanan çizgi, Doğu’nun gerçek rasyonel ve kurumsal dehasını temsil etmektedir. Bugün akademinin görevi, Batı oryantalizminin ve Pehlevi propagandasının ürettiği sahte Pers algısını yıkarak, bu coğrafyanın gerçek medeniyet kurucularının hakkını teslim etmektir.
kaynakça:
* * Fazlullah, Reşidüddin. *(Vakıfname-i Rabi-i Reşidi)*. (Tebriz kütüphanesi el yazmaları ve UNESCO kayıtları) .
* Sayılı, Aydın. (1960). *The Observatory in Islam*. Türk Tarih Kurumu.
* İhsanoğlu, Ekmeleddin. (2010). *Darülfünun: Osmanlı’da Modern Üniversitenin Doğuşu*.
* Frye, Richard N. *(The Heritage of Persia)*.