ÖZCAN ÜNLÜ

Geçen hafta, Türk’ün (Osmanlı) ata yurdundan bir köşeye, Makedonya’ya bir ziyaret gerçekleştirdik. Üsküp, Kalkendelen, Gostivar, Ohri ve Manastır’da gördüklerimizin çaprıştırdıkları üzerind bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettik.

Yazının temelini oluşturan “Türk dostluğu” meselesi üzerinden düşünmeyi denedik…

  1. yüzyılın sonlarından itibaren Balkan coğrafyasında yaşanan savaşlar, göçler, ulus-devletleşme süreçleri ve ideolojik dönüşümler, Osmanlı sonrası dönemde yeni siyasi sınırlar üretmiş, bu sınırlar aynı zamanda kültürel ve zihinsel bir “kopuş” yaratsın istenmiştir. Ancak Balkan Müslüman topluluklarının kolektif hafızasında “Türk” imgesi bütünüyle silinmemiş, aksine gündelik hayatın farklı katmanlarında yaşamaya devam etmiştir. Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar ve Torbeşler gibi Balkan Müslüman topluluklarında Türk dostluğunun nasıl tarihsel bir aidiyet biçimine dönüştüğünü anlamak için bu coğrafyaları gezip görmek gerekir. Dil, folklor, mutfak kültürü, ev içi ritüeller, sözlü gelenek ve edebi metinler üzerinden baktığımızda siyasi kopuşların toplumsal bellekte tam anlamıyla karşılık bulmadığını görürüz.

Balkanlar, modern çağın en sert siyasal kırılmalarına tanıklık eden coğrafyalardan biridir. 19. yüzyıl boyunca yükselen milliyetçilik hareketleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgeden çekilişi ve ardından gelen savaşlar; sadece siyasi egemenlik alanlarını değil, toplumların hafıza dünyalarını da dönüştürmeyi hedeflemiştir. Özellikle Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında kurulan ulus-devletler, Osmanlı geçmişini “öteki” olarak kodlayan yeni tarih anlatıları üretmiştir. Bu süreçte Türk imgesi çoğu zaman resmi ideolojilerin dışında tutulmuş, kimi zaman bilinçli biçimde olumsuzlaştırılmıştır.

Toplumsal hafıza, resmi tarih anlatılarından daha dirençli bir yapıya sahiptir. Çünkü gündelik hayatın dili, mutfağı, ritüelleri ve duygusal aidiyetleri; siyasal dönüşümlerden çok daha yavaş değişir. Balkan Müslüman toplulukları açısından “Türk” kavramı yalnızca etnik bir tanımlama olarak görülmez, bir medeniyet dairesine aidiyetin, tarihsel yakınlığın ve güven hissinin sembolü olarak varlığını sürdürmüştür.

Bu nedenle Balkanlar’da Osmanlı sonrası dönem, bütünüyle bir kopuş olarak okunamaz. Siyasi sınırlar değişmiş olsa da kültürel dolaşım devam etmiş; özellikle Müslüman topluluklar arasında Türkiye ve Türk kültürüyle kurulan duygusal bağ, gündelik hayatın görünür ya da mahrem alanlarında yaşamaya devam etmiştir.

Toplumsal hafıza çalışmaları, geçmişin yalnızca tarih kitaplarında değil, gündelik pratiklerde yaşadığını ortaya koymaktadır. Maurice Halbwachs kolektif belleği, bireylerin içinde yaşadığı toplumsal çevre aracılığıyla şekillenen bir hatırlama sistemi olarak tanımlar. Buna göre geçmiş, arşivlerdin yanısıra dilde, davranışlarda ve sembollerde yaşamaktadır.

Balkan Müslüman topluluklarında Türk dostluğunu anlamak için bu yaklaşım son derece önemlidir. Çünkü burada süreklilik, resmi kurumlar aracılığıyla devam etmez; aile içinde aktarılan alışkanlıklar, mutfak kültürü, dini ritüeller ve gündelik dil üzerinden korunmuştur.

Balkan Müslümanlarının Türkiye’ye yönelik tarihsel yakınlığı, yalnızca siyasi tercihlerle açıklanamaz. Bu durum hafıza, gündelik hayat ve kültürel süreklilik üzerinden okunması gereken sosyolojik bir olgudur.

Dil, kolektif hafızanın en dayanıklı taşıyıcılarından biridir. Balkan dillerinde bugün hâlâ yaşayan binlerce Türkçe kelime, Osmanlı geçmişinin yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda kültürel olarak da sürdüğünü göstermektedir.

Abdulah Skaljic’in çalışmaları, Sırp-Hırvat dilinde kullanılan Türkizmlerin sadece gündelik eşya isimlerinden ibaret olmadığını ortaya koyar. Bu kelimeler aynı zamanda belirli bir hayat anlayışını da taşımaktadır. Örneğin:

Komšiluk (Komşuluk): Sadece fiziksel yakınlığı değil, dayanışmayı ve ortak yaşam ahlakını ifade eder.
Amanet (Emanet): Güven ilişkisini ve tarihsel sorumluluk bilincini taşır.
Bereket: Maddi bolluğun ötesinde manevi huzuru çağrıştırır.
Selam: Sosyal ilişkinin dini ve kültürel zarafetini koruyan bir hitap biçimidir.
Daha binlerce Türkçe kelime günlük hayatın içindedir. Bu kelimelerin dikkat çekici yönü, ideolojik dönüşümlere rağmen yaşamaya devam etmeleridir. Çünkü dildeki bazı kavramlar yalnızca sözcük değil, aynı zamanda kültürel hafıza taşıyıcılarıdır. Balkan Müslümanları açısından Türkçe kökenli kelimeler, Osmanlı geçmişine ait bir “medeniyet dili”nin kalıntıları olarak varlığını sürdürmektedir.

Bugün Saraybosna, Üsküp, Prizren ya da İşkodra sokaklarında kullanılan gündelik ifadeler incelendiğinde, Türkçe’nin tarihsel etkisinden çok duygusal ve kültürel bir aidiyet zemini oluşturduğu görülmektedir.

yüzyılda Balkanlar’daki sosyalist rejimler, dini ve Osmanlı mirasını kamusal alandan uzaklaştırmaya çalışmıştır. Özellikle Yugoslavya, Bulgaristan ve Arnavutluk’taki modernleşme politikaları; dini sembollerin görünürlüğünü azaltmayı, Osmanlı geçmişini ise geri kalmışlıkla özdeşleştirmeyi amaçlamıştır.
Ancak kültürel hafıza tamamen ortadan kalkmamış; yalnızca kamusal alandan mahrem alana çekilmiştir.

Bayram sofraları, misafir ağırlama biçimleri, kahve sunumu, düğün ritüelleri ve sözlü edebiyat ürünleri; Türk dostluğunun gündelik hayatta yeniden üretildiği alanlara dönüşmüştür. Özellikle kahve kültürü, Balkan Müslüman topluluklarında sadece bir içecek tüketim biçimi değil, tarihsel bir aidiyet göstergesi olarak yaşamaya devam etmiştir.

Benzer şekilde sevdalinkalar, ilahiler ve halk anlatıları da Osmanlı geçmişinin duygusal izlerini taşımaktadır. Bu durum, resmi ideolojilerin kültürel hafızayı tamamen dönüştürmekte neden başarısız kaldığını göstermektedir.

Kamusal alanda bastırılan aidiyetler, aile içinde yeniden üretilmiş; böylece Türk dostluğu siyasi söylemlerden bağımsız biçimde yaşamaya devam etmiştir.

Balkan edebiyatı ve düşünce dünyası incelendiğinde de, Türk imgesinin yalnızca tarihsel bir unsur olmadığı görülür. Varoluşsal bir referans noktası olarak işlendiği de tespit edilir.

Konuyla ilgili olarak Selimović’in “Derviş ve Ölüm” romanı ild Aliya İzzetbegoviç’in eserlerine bakmak yeterli olabilir.

Özellikle Bosnalı, Arnavut Müslüman toplulukları ve Gostivar-Üsküp hattındaki dostlar açısından Türkiye, yalnızca bir devlet değildir, aynı zamanda “yalnız bırakmayan tarihsel akraba” imgesiyle anlam kazanmıştır. Bu durum etnik kimlikten ziyade medeniyet aidiyetine dayanan bir yakınlığa işaret etmektedir.

Balkan Müslüman topluluklarında Türk dostluğu çoğu zaman siyasi sloganlardan çok gündelik davranışlarda görünür hale gelir. Türkiye’den gelen misafire gösterilen özel ilgi, İstanbul’un “manevi merkez” olarak algılanması ya da Türk dizilerinin yoğun ilgisi; bu aidiyetin modern biçimleri arasında değerlendirilebilir.

Özellikle son yıllarda Türkiye’nin Balkanlar’daki kültürel görünürlüğünün artması, tarihsel belleğin yeniden canlanmasına katkı sağlamıştır. Ancak bu yakınlık yalnızca güncel politik ilişkilerle açıklanamaz. Çünkü bu duygu, modern diplomatik ilişkilerden çok daha eski bir kültürel zemine dayanmaktadır.

Bu bağlamda Balkanlar’daki Türk dostluğu, “post-emperyal nostalji” kavramıyla sınırlanamayacak kadar derin bir toplumsal gerçekliktir. Burada söz konusu olan durum, ortak tarih deneyiminin gündelik hayatta bıraktığı kalıcı izlerdir.

Balkanlar’da Osmanlı sonrası süreç çoğu zaman bir “kopuş” anlatısıyla açıklanmıştır. Ancak toplumsal hafıza incelendiğinde, bu kopuşun mutlak olmadığı görülmektedir. Dil, gündelik hayat, ritüeller, edebiyat ve aile içi kültürel aktarım; Türk dostluğunun siyasi sınırların ötesinde yaşamaya devam ettiğini göstermektedir.

Balkan Müslüman toplulukları açısından Türkiye ve Türk kültürü, yalnızca tarihsel bir geçmiş değil aynı zamanda aidiyet, güven ve ortak medeniyet hissiyle ilişkilendirilen canlı bir hafıza alanıdır.

Bu nedenle Balkanlar’daki Türk dostluğu, nostaljik bir geçmiş özlemi olarak değerlendirilemez. Ortak belleğin günümüzdeki sürekliliği olarak ele alınabilir. Bu kültürel sermaye, bölgedeki toplumsal barış ve iş birliği açısından da önemli bir potansiyel taşımaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir