ANAR NATİGOĞLU

Rusya’nın 9 Mayıs törenleri bir kez daha bize aynı gerçeği gösterdi: Kremlin hâlâ geçmişin hayaletleriyle yaşıyor.
Putin, Trump’ın arabuluculuğuyla sağlanan üç günlük ateşkesi fırsata çevirip askeri geçidini yaptı. Eğer buna gerçekten “geçit töreni” denebilirse… Yine aynı görüntüler, aynı sloganlar, aynı teatral sahneler. Eskimiş üniformalar, “at sırtında hücuma geçen kahramanlar” anlatısı, bitmeyen savaş retoriği, tehditler ve Sovyet nostaljisi. Sanki Rusya, 1945 yılında donup kalmış bir devlet gibi davranıyor.
Oysa dünya değişti.
Ekonomi değişti, diplomasi değişti, savaş teknolojileri değişti, toplumların beklentileri değişti. Ama Rusya hâlâ Çarlık refleksiyle hareket ediyor. Gücünü ortak refahtan, ticaretten, teknolojiden ya da hukuk düzeninden değil; korkudan, krizden ve çatışmadan üretmeye çalışıyor. İmparatorluk zihniyetinin temel problemi de tam burada başlıyor: Değişen dünyayı kabul edememek.
2023 yılında Kafkasya’da Rusya’nın yıllardır kendi çıkarları için canlı tuttuğu en önemli çatışma alanlarından biri kapandı. Azerbaycan, Karabağ’da egemenliğini ve toprak bütünlüğünü yeniden sağladı. Bölgede yeni bir dönem başladı. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ise, tüm baskılara rağmen Türkiye ve Azerbaycan’la düşmanlığı azaltıp ekonomik iş birliği kurmak isteyen bir çizgiye yöneldi. Çünkü artık Ermeni halkının da savaş değil, kalkınma istediği görülüyor.
Fakat Rusya’nın verdiği mesaj tam tersiydi.
Rusya’nın Erivan Büyükelçisi’nin, Karabağ’daki Türk ve Azerbaycan düşmanlığının ideolojik sembollerinden biri olan Zori Balayan’ın cenazesine katılması tesadüf değildi. Bu, Moskova’nın hâlâ eski nefret siyasetini beslediğinin göstergesiydi.
Ardından Rusya Büyükelçiliği’nin, tarihin çöplüğüne karışmış sözde “Artsakh” yapısının temsilcilerinden Aşot Danielyan’ı 9 Mayıs etkinliklerine davet etmesi de aynı zihniyetin devamıydı. Paralel olarak Putin’in, üstü örtülü biçimde Paşinyan yönetimini tehdit eden açıklamaları ve Rusya yanlısı çevrelere desteğini gizlememesi, Kremlin’in Güney Kafkasya’da barıştan değil, kontrol edilebilir krizlerden yana olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Ancak Moskova’nın görmek istemediği büyük bir gerçek var: Dünya artık eski dünya değil.
Macaristan’da Kremlin’in Avrupa içindeki en önemli siyasi dayanaklarından biri olan Viktor Orban seçimlerde kazanamadı. Azerbaycan ile Ermenistan, Rusya’nın müdahalesi olmadan doğrudan barış anlaşmasına her zamankinden daha yakın görünüyor. Moldova, yıllardır Rusya’nın elinde koz olarak tuttuğu Transdinyester meselesini kapatma sinyalleri veriyor. Ukrayna ise bütün yıkıma rağmen direnişini sürdürüyor ve özellikle savunma sanayisinde ciddi ilerlemeler kaydediyor. Bu gelişmeler artık sadece cephe hattında değil, Rusya’nın iç derinliklerinde de hissediliyor.
Bunca gelişmeye rağmen Kremlin hâlâ aynı dili konuşuyor: tehdit, korku ve askerî güç.
Daha acı olanı ise, yıllardır propaganda ile şekillendirilmiş Rus toplumunun önemli bir kısmının da bu söyleme inanmasıdır. Herkesin Rusya’ya düşman olduğuna, Putin’in ise her koşulda haklı olduğuna inandırılmış bir toplum modeli ortaya çıkarıldı. Bu zihinsel kuşatma, Rusya’nın gerçeklerle yüzleşmesini daha da zorlaştırıyor.
Oysa Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ortaya çıkan Bağımsız Devletler Topluluğu farklı bir geleceğin başlangıcı olabilirdi. Eğer Moskova gerçekten vizyon sahibi bir yaklaşım geliştirebilseydi, bu yapı zamanla Avrupa Birliği benzeri ekonomik ve siyasi bir iş birliği alanına dönüşebilirdi. Ortak pazarlar kurulabilir, enerji ve ulaşım projeleriyle bölgesel refah artırılabilir, eski Sovyet coğrafyası çatışmalar yerine entegrasyon üzerinden yeniden şekillenebilirdi.
Ama Rusya’nın tercih ettiği yol başka oldu.
Çarlık döneminde de, Sovyet döneminde de, bugün Putin döneminde de değişmeyen temel anlayış şu oldu: “Hakimiyet kurmak için korkutmak gerekir.” Bu nedenle Moskova’nın dış politika pratiği sürekli aynı kriz alanlarını üretti: Karabağ, Güney Osetya, Abhazya, Transdinyester, Kırım’ın işgali, Donetsk, Lugansk ve nihayet Ukrayna savaşı…
Rusya bugün aslında hızla değişen dünyanın tekerine çomak sokmaya çalışıyor. Dünyayı yeniden 1945’in güç denklemine döndürmek istiyor. Ancak artık ne savaşlar eskisi gibi kazanılıyor ne de toplumlar eski propaganda yöntemleriyle yönetiliyor. Teknoloji çağında eski Sovyet refleksleriyle hareket etmek, yalnızca ülkeyi daha büyük bir yalnızlığa sürüklüyor.
Kremlin’in artık anlaması gereken gerçek şudur: Dünya korkuyla değil, iş birliğiyle ilerliyor. Askerî güç hâlâ önemlidir, ancak tek başına yeterli değildir. Diplomasi, ekonomi, teknoloji, hukuk ve toplumsal meşruiyet olmadan hiçbir devlet uzun vadede küresel güç olarak ayakta kalamaz.
Eğer Rusya hâlâ geçmişin hayaletleriyle yaşamaya devam ederse, sonunda kendi oluşturduğu jeopolitik bataklığın içinde boğulma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.