AYNUR İMRAN

Bugün Moskova’da düzenlenen askeri geçitte bazı Türk cumhuriyetlerinin liderlerini Kremlin tribününde görmek, Türk dünyasının hafızası olan herkes için yalnızca diplomatik bir görüntü değil; aynı zamanda tarihî bir kırılmanın, bir travmanın ve bir çaresizlik duygusunun yeniden hatırlanmasıdır. Çünkü Rusya, Türk dünyası için sıradan bir komşu devlet olmadı hiçbir zaman. Çarlık Rusyası’ndan Sovyetler Birliği’ne, Sovyetler’den bugünkü Rusya Federasyonu’na kadar uzanan çizgide Moskova, Türk halklarının kaderine çoğu zaman baskı, işgal, sürgün ve asimilasyonla müdahale etti.


Kırım’dan Kazan’a, Kafkasya’dan Türkistan’a kadar uzanan geniş coğrafyada milyonlarca Türk, Rus yayılmacılığının bedelini ödedi. 1552’de Kazan Hanlığı’nın düşmesiyle başlayan süreç, 1783’te Kırım’ın ilhakıyla büyüdü; 19. yüzyılda Kafkasya’nın işgaliyle derinleşti; Sovyet döneminde ise sistematik kimlik mühendisliğine dönüştü. Alfabeler değiştirildi, tarih yeniden yazıldı, milli hafıza parçalandı. Türk halklarının birbirleriyle bağ kurması bilinçli şekilde engellendi. Türkistan’da Cedidçiler tasfiye edildi, Azerbaycan’da milli aydınlar kurşuna dizildi, Ahıska Türkleri sürgün edildi, Kırım Tatarları vagonlara dolduruldu. Rusya yalnızca toprak işgal etmedi; hafızayı da işgal etti.


Bu yüzden bugün Kremlin’in gölgesinde verilen her görüntü, sadece bir diplomatik nezaket fotoğrafı değildir. Aynı zamanda Türk dünyasının henüz tam bağımsızlaşamadığının da göstergesidir.
Elbette meseleye sadece duygusal reflekslerle yaklaşmak eksik olur. Çünkü Türk cumhuriyetleri bugün Moskova’ya yalnızca gönüllü yakınlık nedeniyle gitmiyor. Büyük kısmı hâlâ Rusya’ya ekonomik, askerî veya demografik olarak bağlı durumda. Milyonlarca Orta Asyalı işçi Rusya’da çalışıyor. Enerji hatları, güvenlik dengeleri ve sınır sorunları hâlâ Moskova’nın etkisi altında şekilleniyor. Bazı ülkelerde Rus askeri üsleri bulunuyor. Bazıları ise Çin ile Rusya arasında sıkışmış durumda. Dolayısıyla Kremlin tribününde duran liderlerin arkasında yalnızca siyasal tercih değil, aynı zamanda korku da var.


Asıl acı soru burada başlıyor: Türk dünyası neden hâlâ kendi güvenlik şemsiyesini oluşturamadı?
Neden Türk Devletleri Teşkilatı kültürel sembollerin ötesine geçip gerçek bir stratejik birlik haline gelemedi? Neden Türk cumhuriyetleri kriz anlarında hâlâ Moskova’ya bakıyor? Neden ortak savunma mekanizmaları, ortak medya ağı, ortak ekonomik sistem ve ortak diplomatik refleksler yeterince gelişmedi?
Çünkü Türk dünyası uzun yıllar boyunca romantik söylemlerle avutuldu ama stratejik gerçeklik inşa edilemedi. Ortak tarih anlatıldı fakat ortak gelecek planı kurulamadı. Zirveler yapıldı, bildiriler yayınlandı, şarkılar söylendi; fakat güçlü bir jeopolitik omurga oluşturulamadı. Oysa Rusya bunu çok iyi biliyor: Türk dünyasının birleşmesi, Avrasya’daki güç dengelerini değiştirebilecek potansiyele sahip.


Bu nedenle Moskova tarih boyunca Türk halklarının birbirine yaklaşmasını istemedi. Pan-Türkizm korkusu Rus devlet aklının temel reflekslerinden biri oldu. Çarlık döneminde de böyleydi, Sovyet döneminde de, bugün de. Deli Petro’ya atfedilen “sıcak denizlere inme” stratejisi yalnızca coğrafi bir hedef değildi; aynı zamanda Türk kuşağını parçalama stratejisiydi. Karadeniz’den Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar uzanan hattın birleşmesini engellemek Rus jeopolitiğinin temel hedeflerinden biri haline geldi.


Bugün Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya yeniden sert güç politikalarına dönmüş durumda. Moskova artık açık biçimde eski nüfuz alanlarını yeniden kontrol etmek istiyor. Böyle bir dönemde bazı Türk liderlerinin Kremlin’deki askeri geçitte yer alması, sadece Rusya’nın gücünü değil, Türk dünyasının stratejik kırılganlığını da ortaya koyuyor.
Fakat burada Türkiye’ye de büyük sorumluluk düşüyor.


Türkiye yalnızca “ağabey” söylemiyle yetinemez. Eğer Türk dünyasının gerçekten bağımsız ve güçlü olmasını istiyorsa, bunu kültürel romantizmden çıkarıp kurumsal güce dönüştürmek zorundadır. Savunma sanayi iş birlikleri, ortak enerji politikaları, eğitim ağları, medya entegrasyonu, ulaşım koridorları ve ekonomik dayanışma olmadan Türk birliği sadece slogan olarak kalır.


Çünkü devletler duygularla değil, güvenlik refleksleriyle hareket eder. Bir ülke kendini yalnız hissediyorsa, tarihî travmalarına rağmen güçlü gördüğü merkezin yanına gider. Bugün Moskova’daki tablo biraz da budur.
Ama tarih bize başka bir şey daha öğretiyor: Korkuya dayalı ittifaklar kalıcı olmaz.
Sovyetler dağıldığında herkes “ebedi güç” anlatısının nasıl çöktüğünü gördü. Bugün de Türk dünyasının önünde iki yol var: Ya parçalı, kırılgan ve dış güçlerin gölgesinde yaşamaya devam edecek; ya da ortak tarihini ortak stratejiye dönüştürmeyi başaracak.


Türk dünyasının gerçek felaketi yalnızca Rus baskısı değildir. Asıl felaket, birbirine bu kadar yakın halkların hâlâ ortak kader bilinci oluşturamamasıdır.


Ve belki de Moskova’daki o askeri geçit, bize en çok bunu hatırlatıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir