ÖZCAN ÜNLÜ

İnsanlık tarihinin en büyük paradoksu, ışığın doğudan yükselmesi ama gözlerin hep batıya dikilmesidir. Coğrafi bir yön olmanın ötesinde “Batı”, tarih boyunca hem bir kaçış hem de bir varış noktası olarak kodlanmıştır. 

Peki, güneşin doğduğu yer olan Doğu, neden kendi ışığında kavrulurken, insanlık o solgun ama düzenli (?) Batı ufkuna meyletmiştir?

Medeniyetin beşiği tartışmasız Doğu’dur: Nil’in kıyısında geometrinin, Mezopotamya’nın bağrında yazının, steplerde ise demirin ruhu şekillenmiştir. “Güneş doğudan yükselir” sözü boşuna değildir. Bu söz sadece astronomik gerçeklikten ziyadeentelektüel bir teslimiyettir. Batı henüz karanlık çağların pusunda yolunu ararken İbn-i Sina tıbbı, Farabî felsefeyi, Ömer Hayyam ise matematiği ilmik ilmik dokuyordu.

Doğu, yaratıcılığın ve sezginin merkezidir.
Doğu, zengindir; hem yeraltı kaynaklarıyla hem de ruhsal derinliğiyle zengindir. Ancak bu zenginlik, zamanla trajik bir durağanlığın ve “içe dönüklüğün” kurbanı olmuştur.

Geçen yıl aramızdan ayrılan düşünce insanı D. Mehmet Doğan’ın o sarsıcı tespitiyle, Batılılaşma İhaneti, bir coğrafîyönelimden ziyade bir zihin kırılmasıdır. Doğu, kendi özündeki cevheri işlemek yerine, Batı’nın hazır kalıplarını bir kurtuluş reçetesi gibi giyinmeye çalışırken kendi ruhunu askıda bırakmıştır. Bu süreçte Batı, sadece bir teknoloji merkezi değil, taklit edilmesi gereken bir “üst kimlik” olarak kurgulanmıştır.

Biz Batılılaşmadık, sadece kendi tarihimize ve medeniyetimize yabancılaştık.”

Bu yabancılaşma, Doğu’nun o meşhur yaratıcılığını bir “müze objesine” dönüştürmüştür. Medeniyet doğudan yükselmiştir ama Doğu, o yükselen değerleri kurumsallaştıramamanın sancısını çekmektedir.

Türklerin “Kızıl Elma” ülküsünün hep Batı’yı işaret etmesi, bir terk ediş olarak düşünülmemeli, bir “nizâm-ı âlem”gayesidir. Güneşin hareketini izlemek, hayatın akışını izlemektir. Batı, fethedilmesi gereken bir “istikamet” olarak görülürken, Doğu hep “asıl” olan, korunması gereken ev olarak kalmıştır. Türklerin ölürken yüzlerini doğuya çevirmesi, ruhun başladığı yere, kaynağa dönme arzusunun en somut nişanesidir.

Hayat Batı’ya doğru bir koşu, ölüm ise Doğu’ya doğru bir huzurdur.

Doğu, medeniyetin kendisidir: Çünkü insanı, eşyayı ve ruhu bir bütün olarak gören tek havzadır. Batı’nın rasyonalizmi dünyayı imar etmiş olabilir ancak Doğu’nun irfanı dünyayı anlamlandırır.

Bugün ihtiyacımız olan şey, Batı’nın soğuk tekniğiyle Doğu’nun sıcak ruhunu, “ihanete” düşmeden harmanlayabilmektir. Unutulmamalıdır ki, güneş her sabah doğudan yükselir ama ancak batıya doğru yol aldığında günü tamamlar. Bizim meselemiz, batıya gitmek değil, batıya giderken yanımızda taşıdığımız doğulu ruhu kaybetmemektir.

Özetle söyleyecek olursak…

Bizim Turan olarak hayatımızı kuşatan Doğu kök, Batı ise bir daldır.

Kökünden kopan dal kurur, dalı olmayan kök ise meyve veremez. 

Hakikat, bu iki kutbun dengesinde gizlidir.

Bu böyledir…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir