RUFAT MURADLI

Bizim fraksiyonumuz teslim olmanın karşısındadır. Ancak, fırkaların çoğunluğunun talebine göre ve halkımız arasında iç savaş çıkmaması için, ayrıca bugünkü komünist fırkasının bağımsızlığımızı savunacaklarını göz önünde bulundurarak bütün yetkinin onlara verilmesinden yanayım; şu şartla ki komünistler istiklâlimizi, milletimizi ve memleketimizi layıkıyla savunsunlar. Aksi takdirde, bu şartlara uyulmazsa, yetkimizi geri alarak hakkımızı kendimizde saklayacağız.”
Bu satırlar, Azerbaycan Parlamentosu’nun 27 Nisan 1920 tarihli oturumunda milli liderimiz Mehmet Emin Resulzade’nin son konuşmasındandır. Bu konuşmada, istiklâlimizin ve milli değerlerimizin yaşaması için son çabalar sergileniyordu. Ne yazık ki 27 Nisan ile o istiklâle son verildi. Bugün gururla andığımız Doğu’nun ilk Müslüman cumhuriyetinin varlığı sona erdirildi. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti adlı iki yaşındaki yavrunun bağrı o gün kana bulandı. Millet adına kazanılan değerler ise Kızıl Terör’ün hedefi hâline getirildi.
Feteli Han Hoyski, Nesip Bey Yusufbeyli, Hasan Bey Ağayev, Memmedbağır Şeyhzamanlı ve Cumhuriyetimizin onlarca diğer kurucu siması bu terörün ilk kurbanları oldular. Böylece bu dehşet saçan kırmızı katliam Azerbaycan’ı karış karış dolaştı. Özellikle ilk yirmi yıl boyunca milli değere sahip ne varsa yok edildi. Kolektivizasyon sürecinde köylerde, şehirlerde ise “Türkçü” ya da “Pantürkist” damgasıyla on binlerce soydaşımız bu terörden, bu acımasız katliamlardan kurtulamadı.
Cesaretle söylemek gerekir ki, İkinci Dünya Savaşı’na kadar Azerbaycan’da nispeten cesur ve milli duruş sergileyen bir aydın dahi hayatta kalmamıştı. Bu kırmızı terör savaş sonrası dönemlerde de bizi terk etmedi. 20. yüzyılın sonundaki Kara Ocak’tan — milletimize karşı 20 Ocak 1990’da gerçekleştirilen katliamdan — geçerek bağımsızlığa kavuşmuş olsak da, rengini değiştiren fakat mahiyetini kaybetmeyen o uğursuz terör dalgası yine devam etti.
Ve nihayet 30 Nisan… 2009 yılına kadar Azerbaycan insanı için sıradan bir gün olan bu tarih, artık yıllardır hafızalarımıza acı, dehşet ve nefretle kazınmış bir gündür. Bir asırlık felaketlerimizi unutmaya ya da unutturmaya çalışırken, tarihin acımasızlığıyla yeniden yüzleştiğimiz gündür. Azerbaycan’ın yakın tarihine ADNA terörü olarak geçen ve 12 masum insanın hayatına son veren bu olay, insanlık adına utanç verici bir hadise olarak hâlâ hatırlanmaktadır.
Ancak bu olayın uğursuz köklerini boşuna tarihte aramıyoruz. Çünkü bu terörün geçmişi tam da 27 Nisan’a, hatta daha da öncesinde 1918 yılının Mart ayındaki soykırımlara kadar uzanmaktadır. Bir asırlık kırmızı terörlerle dolu karanlık ve kanlı bir tarih sayfası…
Unutmadık… Bakü sokaklarında, Kuba’da, Salyan’da, Şirvan’da, Karabağ’da ve vatanımızın güneyinde binlerce masum insanın katledilmesiyle başlayan soykırımı unutmadık. Demokratik Cumhuriyetimizin çöküşünü, Azerbaycan’ın işgalini ve ardından gelen “Kızıl Terör” katliamlarını unutmadık. 1930’lu yıllarda 70 binden fazla aydınımızı yok ederek milli düşüncemizi köreltmeye çalışan katilleri ve içimizden çıkan hainleri unutmadık.
Bir zamanlar unutturulsa da, tarih tekerrür ettikçe kan hafızamız yeniden canlandı. Çünkü artık o terörler gözlerimizin önünde devam ediyordu, çağdaşımız hâline gelmişti. Derbent’i, Göyçe’yi, Zengezur’u, Borçalı’yı koparmakla yetinmeyip yüz binlerce soydaşımızı ata yurtlarından sürgün etmekle devam etti bu kırmızı terör.
Bugün sözde Ermeni soykırımı iddialarını destekleyen bu insanlık suçu işleyenler, 1946 yılının Aralık ayında Tebriz kana bulandığında da Azerbaycan’a olan nefretlerini gizlemediler. 20. yüzyılın insanlık adına kara lekesi olan Hocalı faciası ise bu nefretin en açık örneğiydi. Karabağ’ın işgalinden sonra ülkemizde gerçekleştirdikleri terör eylemleri de bu katillerin Azerbaycan Türklerine karşı besledikleri nefretin devam ettiğini açıkça gösteriyordu.
Sadece 1994 yılında Azerbaycan topraklarında, özellikle Bakü Metrosu’nda gerçekleştirilen terör eylemleri sonucunda 70’ten fazla insan hayatını kaybetti, yüzlerce soydaşımız ağır yaralandı. Ve nihayet 30 Nisan 2009’da Devlet Petrol Akademisi’nde bir asırdır süregelen bu uğursuz geleneğin bir başka kanlı sayfası açıldı. Profesöründen öğrencisine kadar 12 masum insanın hayatına son veren korkunç bir terör saldırısı…
Geçen yıllar boyunca bu kanlı olay hakkında ne kadar yazıp çizsek, ne kadar lanetlesek, çeşitli mahkeme süreçlerini izlesek de ne yazık ki bu cinayetin gerçek faillerinin ortaya çıkarılması için gerekli siyasi iradenin gösterildiğine tanık olmadık.
Peki, millet olarak bir asırdır maruz kaldığımız bu katliamlar karşısında susmaya hakkımız var mı? Elbette tarih ve zaman bir gün hükmünü verecektir. Ancak unutmayalım ki haksızlık karşısında susmak, suça ortak olmaktır.
En azından susmayalım…