TUĞŞAD ATA TÜRKMEN

Kimi insanlar vardır ki ideali, inancı uğrunda bir hayat boyu mücadele eder. Bu mücadeleyi verirken de büyük bedeller öder. Hayalini edemeyeceğimiz zorluklar; bu inanmış, samimi kişileri yolundan edemez. Cefalı bir ömür sürerlerlakin onurlu yaşamları dillere pelesenk olur. Ne mutlu eğilip, bükülmeden, başı dik bir şekilde dünyasını değişenlere…
Dünya üzerinde yaşayan hemen hemen tüm canlıların ilk önceliği yavrularıdır. Annelik ve babalık duygusunukelimelerle ifade etmek çok zor. Daha doğrusu herkesin bildiği bir duyguyu anlatmakta zorlandığımı ifade etmeliyim. Mücadelesiyle, ideolojik duruşuyla, milletine aşkıyla benim de örnek aldığım Azerbaycanlı Şair Halil Rıza Ulutürk te çok iyi bir babaydı. Öyle ki bir balası olacağını duyduğunda heyecanı satırlarına yansımış daha sonra doğacak oğlu Tebriz’e çok güzel bir şiir yazmıştı. Şimdi o şiirin bazı dörtlükleri üzerinden hem Ulutürk’ü hem de canı pahasına savunduğu değerleri tanımaya çalışalım!
Goy sana doğulan güneş deyim ki,
Nurunla açılan al seherem men.
Yedi yıl yol gelen, a menim ilkim,
Geldiğin yollara gül dizerem men.
Oğlu Tebriz’in yolunu yedi yıl bekleyen bir babanın heyecanı mısralarına ne de güzel yansımış. Hasret kaldığı bir duyguyu yaşayacak olmanın mutluluğuyla şu güzel cümleyi kurmuştu: “Geldiğin yollara gül dizerem men” Bir duygu ancak bu kadar güzel tarif edilebilir diye düşündüğümden olsa gerek bu bölümün adını “Geldiğin yollara gül dizerem men”koydum. Öyle tahmin ediyorum ki; bu naif ve asil ifade etme biçimi sadece beni değil onu tanıyan ve okuyan herkesi etkilemiştir.
Ulutürk, başka bir dörtlüğünde de duygularını şöyle ifade ediyor:
Sen bugün sevincim, kanadım kolum,
Dünen yüreğime dağ olmuşsan sen.
Heç ana batnına düşmemiş oğlum.
Bu ata gönlümde doğulmuşsan sen.
Bir hayalin gerçeğe dönüşmesinde gerçeğe bir hatırlatma sanki. Sen dün de vardın benim gönlümde. Yolunu gözlerken de seni gözüm gibi sakınıyor, seviyordum.
Anan süt veripdir fakat men sene.
Göğsümde közeren odu vermişem.
Seçip milyon-milyon adlar içinden,
Dünyada en güzel adı vermişem.
İnandığı davanın kültür merkeziydi Tebriz!
Yüzlerce yıldır Azerbaycan Türklerinin canları pahasına koruduğu bir şehirdi Tebriz!
Babek’in şanlı mücadelesinin, haklı direnişinin tarihe not olarak düşüldüğü kutlu toprakların adıydı Tebriz!
Türk töresinin en güzel yaşandığı, Türk dilinin en güzel konuşulduğu yerdi Tebriz!
Şehriyar’ın “Heyderbaba rakşendenin sözleri, Türki dedim okusunlar özleri” avazının yankılandığı topraklardı Tebriz!
Yıllarca Azerbaycan’a başkentlik yapmış, Azerbaycan kültürünün kaynağıydı Tebriz!
İşte bu nedenlerden olacak ki milyonlarca ad içerisinden en güzeliydi Tebriz! Ve tabii ki Tebriz adını taşımanın önemine de vurgu yapacaktı Ulutürk:
Sen oğul, sen yiğit, sen er oğlu er!
İftiharla taşı sen öz adını.
Mağribe, maşrığa, aleme göster
Alnında gizlenmiş istidadını
Bir adın insan üzerine verdiği sorumluluk adı verenden çok adı alan içindir. Tebriz adını taşımak ne büyük bir onurdur! Sorumluluk sahibi er kişi için o ada yakışır bir yaşam sürmek gerekmez mi?
Bir seher, bir güneş var menzilimde,
Goy dünyalar bilsin necisen, kimsen.
Küçük menzilimde, dar menzilim de
Sen uçsuz bucaksız memleketimsen.
Bazen ideolojileri anlatmak için yüzlerce cilt ansiklopedi yazılır. Bana göre Ulutürk benim de inandığım davasını “Sen uçsuz bucaksız memleketimsen” diyerek açık bir şekilde anlatmıştır. Zira Tebriz bizim memleketimiz ve sevdamızdır.
Arzular gönlümde çeşme çeşmedir,
Arzular koynunda boy atmış gönül.
Seni arzum için, amelim için,
Seni dövüş için yaratmış gönül.
Milletini çok seven Halil Rıza Ulutürk mücadelesinde kendiyle birlikte dövüşecek yoldaşını bulmuştu. Bir hayat nedir ki vatan için. Üç renkli bayrak dalgalansın yeter ki!
Bu yolun meşakkatli bir yol olduğunun farkındaydı Ulutürk! En başından uyarmıştı. Korkma ve vatanın için mücadele et demişti oğluna:
Bugün yağış yağır korkma yağıştan!
Tufanda, şimşekte berkisin canın.
Sen menim balamsan, men senin atan
Biz, bir çift oğluyuz Azerbaycan’ın…
Mesaj çok net ve anlaşılırdı. Yüce dileklerine doğru yürürken yaşayacağı zorlukların üstesinden gelmek için sert, inançlı ve kararlı durmalıydılar. Azatlık onun en büyük arzusuydu. Yıllardır kültüründen, geleneklerinden, inancından koparılmaya çalışılan bir halkın baş kaldırma vakti gelmişti artık. Bolşevik devriminin başında Hümanizm, eşitlik argümanlarıyla yola çıkan rejim ırkçı, faşist, kan emen bir canavara dönüşmüştü. Bunun farkında olan Sovyet yetkililer sert ve sıkı tedbirlerle yaptıkları hataları ört bas etmeye çalışıyordu. Azerbaycan’da itiraz eden, okuyan, kültürüne bağlı, halkı etkileyebileceğine inandıkları tüm aydınları ya Sibirya’ya sürdüler ya da idam ettiler. Bir milletin tüm değerlerini aşağılamaya çalışan bu despot anlayış 1980’lerin sonunda eski gücünü kaybetmeye başladı. O sıralar altmış yaşına yaklaşan Halil Rıza Ulutürk bunu fırsata çevirmeyi başarmıştı. Azatlık meydanında okuduğu şiirler milli bilincin uyanmasında çok etkili olmuştu. Onun inanmışlığı gözlerine yansırdı. Şiir okurken adeta kendinden geçerdi. Nasıl kendinden geçmesin! Yıllardır hayalini kurduğu bir ortam oluşmuştu. Azatlık meydanından yüz binlerce insana şöyle seslenmişti:
Azatlığı istemirem
Zerre-zerre, gram-gram
Kolumdaki zincirleri kıram gerek
Kıram! Kıram!
Azatlığı istemirem
Bir hap gibi, derman gibi
İsteyirem sema gibi,
Güneş gibi,
Cihan gibi:
Çekil, çekil ey gasıpkar
Men bu yurdun gür sesiyem
Gerek değil sıska bulak,
Men ummanlar teşnesiyem.

Türkçülük, Turancılık ve özgürlük fikirlerini hayatı boyunca savunan Ulutürk’ün bu haykırışı Rusları tedirgin etmişti. Endişeleri paranoyaya dönüşen Ruslar 20 Ocak 1990 yılında tanklarla Bakü’ye girdi. Vatanlarının bağımsızlığı uğrunda meydanlara çıkan onlarca Azerbaycan Türkü tank altında can verdi. Dünya da eşine az rastlanır bir şekilde silahsız insanlar tanklar karşısında sadece bedenlerini siper edebildiler. Sovyet Rusya, Azerbaycan halkının büyük direnişinin farkına varmıştı. Artık özgürlük meşalesinin yakıldığını anlayan Ruslar, Halil Rıza Ulutürk’ü bu uyanışa neden olan kişilerin başında gördüğünden onu hemen tutukladı. Moskova’daki Lefortovo Hapishanesi’nde yirmi iki ay hapis yatan Ulutürk, tahliye olduğunda Azerbaycan bağımsızlığını ilan etmişti.
Uzun yıllar esaret altında yaşayan milletinin özgürlüğünü görebilmenin gururu ve mutluluğunu yaşıyordu. Onun ve halk cephesinin diğer üyelerinin kararlı ve risk alarak ortaya koydukları irade sonucunda Bakü’deki Lenin Meydanı artık Azatlık Meydanı olarak anılıyordu. Bu bağımsızlığı hazmedemeyen Ruslar, maşaları olan Ermenistan’ı kışkırtarak Azerbaycan’a saldırttı. Türk milletine olan düşmanlıkları nedeniyle adeta kör bir yığına dönen Ermeniler, Rusların desteğini alarak Azerbaycan’da akıl almaz katliamlara başladılar. Soykırım niyetiyle başladıkları savaşta; kadın, yaşlı, çocuk, hasta demeden önlerine çıkan herkesi ilkel yöntemlerle işkence ederek öldürüyorlardı. Henüz ordusu olmayan Azerbaycan halkı kendi çabalarıyla vatanlarını savunmaya başlasa da bu zalim ittifak karşısında başarılı olamıyordu. Yıllar sonra gelen özgürlük sonrasında yaşanılan bu vahşet akıl alır gibi değildi. Halil Rıza gibi vatanseverlerin bu olaylar karşısında tepkisi belliydi: Ne pahasına olursa olsun vatanı savunmak. Seni dövüş için yarattım dediği oğlu Tebriz’de bu kutlu mücadele için cepheye gitti. Geldiği yollara kurban olduğu Tebriz cepheye giderken nasıl da gururlanmıştı.
Azerbaycan’ın her bir karış toprağı kutsaldır ama Şuşaşehri her Azerbaycanlı için medeniyetlerine sağladığı katkıdan dolayı özeldir. Nice sanatçılar yetiştirmiştir. Ermeni teröristler bu kadim Türk şehrini işgal etmeye başladı. İki kız çocuğu olan babası olan Tebriz, göğsünde yeşeren vatan çiçeğini sulamak için Şuşa’ya gitti. Yüzlerce Azerbaycanlı gibi o da vatan çiçeğini kanıyla suladı. 31 Ocak 1992 tarihinde henüz 27 yaşındayken şehit olan Tebriz’in şehadet haberi babası Halil Rıza Ulutürk’e ulaşınca eşine yani Tebriz’i dünyaya getiren o yürekli kadına başı dik bir bir şekilde şu cümleyi kurdu: “Gözün aydın, balan vatan uğrunda şehit oldu!”
Bu savaşlar neticesinde Azerbaycan topraklarının yüzde yirmisi Ermeni terör devleti tarafından işgal edildi. Tebriz’ini feda ettiği vatanının işgal altında olmasına dayanamayan Ulutürk, 1994 yılının Haziran ayında “Gettiğin yollara gurbanolum men” diyerek kokusunu takip ettiği Tebriz’ine kavuştu.
Tebriz’in şehadetinin ve aynı zamanda Şuşa’nın işgalinin 28. yılında Halil Rıza Ulutürk’ün şiirlerinde bahsettiği kahraman Azerbaycan gençleri Şuşa’yı işgalcilerden temizleyerek yeniden Azerbaycan topraklarına dahil etti.
Ey Şuşa! uğrunda Tebriz gibi kaç yiğidimiz şehit oldu bir bilsen!
Ey Şuşa! dağlarında Karabağ atları gezsin diye nice canlar serden geçti bir bilsen!
Ey Şuşa! yamaçlarında harı bülbül çiçeğini koklamak arzusuyla sana hasret gidenlerin seni ne kadar arzuladıklarını bir bilsen!
Şimdi kavuştuk Şuşa!
Söyle harı bülbüllerine Tebriz gibi yiğitler için yeniden çiçeklerini açsınlar.