PROF.DR.CEMİL HASANLİ

20.yüzyıl boyunca Azerbaycan kadını, tarihin en sert ideolojik ve toplumsal dönüşümlerinden birinin merkezinde yer aldı. Çarlık Rusyası’nın miras bıraktığı geleneksel yapıdan Sovyet modernleşmesine uzanan bu süreçte kadın, bir yandan “özgürleştirilen” bir figür olarak sunulurken, diğer yandan gerçek hayatında bu özgürlüğü çoğu zaman hissedemedi. Bu nedenle Azerbaycan kadınının hikâyesi, resmi söylem ile toplumsal gerçeklik arasındaki derin çelişkilerin hikâyesidir.
Bu dönüşümün en önemli başlangıç noktalarından biri, Hacı Zeynalabidin Tağıyev tarafından 1901 yılında açılan kız okulu oldu. Bu okul, kadınların eğitim yoluyla toplumsal hayata katılımının kapısını araladı. Nitekim ilerleyen yıllarda Azerbaycan’ın bilim, sanat ve kamu hayatında öne çıkan birçok kadın bu eğitim sürecinin ürünüdür. Ancak bu ilerleme, toplumun geneline aynı ölçüde yayılmadı.Sovyet dönemiyle birlikte kadınlara seçme ve seçilme hakkı, eğitim ve çalışma imkânları tanındı. Nikita Kruşçev döneminde bu politikalar daha da görünür hale getirildi. Resmî söylemde kadın, üretime katılan, kamusal alanda yer alan ve erkekle eşit haklara sahip bir birey olarak tanımlandı. Ancak bu hakların önemli bir kısmı pratikte sınırlı ve çoğu zaman sembolik kaldı.
Sovyet sistemi, kadınları vitrine çıkarırken gerçek temsil mekanizmalarını kontrol altında tutmaya devam etti.Nitekim kadınların parlamentoda veya devlet kademelerinde yer alması, çoğu zaman kota sisteminin ve ideolojik temsilin bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Bu durum, kadınların karar alma süreçlerinde gerçek bir güç sahibi olmalarını engelliyordu. Aynı şekilde eğitim ve meslek hayatında elde edilen başarılar da toplumun genelindeki eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yetmedi.Özellikle kırsal bölgelerde kadınların durumu oldukça ağırdı. Kız çocuklarının önemli bir kısmı eğitim hayatını tamamlayamıyor, erken yaşta evlendiriliyor ve ekonomik bağımsızlık kazanamıyordu. 1960’lı yıllarda bazı bölgelerde lise seviyesindeki kız öğrenci oranının yüzde 10’un altına düşmesi, bu sorunun ne kadar derin olduğunu açıkça göstermektedir. Çok eşlilik, kadın kaçırma, aile içi şiddet ve toplumsal baskılar, modernleşme söylemine rağmen varlığını sürdürüyordu.
Ekonomik alanda da benzer bir çelişki vardı. Kadınlar iş gücüne katılmış görünse de, büyük çoğunluğu ağır fiziksel işlerde ve özellikle tarım sektöründe çalışıyordu. Buna rağmen kadın işsizliği ciddi bir sorun olmaya devam ediyordu. Eğitimli kadınların bile iş bulmakta zorlandığı, rüşvet ve kayırmacılığın etkili olduğu bir sistemde kadınlar çoğu zaman çaresiz kalıyordu. Mektuplar ve şikâyetler, kadınların yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda varoluşsal bir çıkmaz içinde olduğunu göstermektedir.
Bu çıkmazın en trajik yansımalarından biri ise kadınlar arasında artan intihar vakalarıydı. Özellikle 1960’lı yıllarda, ekonomik koşulların göreli olarak iyileşmesine rağmen intihar oranlarının yükselmesi, sorunun yalnızca maddi olmadığını ortaya koyuyordu. Kadınlar; aile içi baskı, kıskançlık, iftira, toplumsal dışlanma ve psikolojik şiddet gibi nedenlerle yaşamdan kopuyordu. Yapılan araştırmalar, kadın intiharlarının büyük bölümünün onur kırıcı davranışlar, dedikodular ve erkek egemen baskı sonucu gerçekleştiğini göstermektedir.
Daha da çarpıcı olan ise, bu vakalarda adalet sisteminin çoğu zaman yetersiz kalmasıydı. Kadınların hayatına mal olan olaylarda sorumluların hafif cezalarla kurtulması, “cezasızlık kültürü”nü besliyor ve şiddetin devam etmesine zemin hazırlıyordu. Bu durum, devletin kadınları koruma iddiası ile gerçek uygulamaları arasındaki uçurumu gözler önüne seriyordu.Sağlık ve psikolojik destek sistemleri de bu tabloyu değiştirecek düzeyde değildi. Ruhsal hastalıkların yaygın olmasına rağmen yeterli altyapı bulunmuyor, alınan kararlar ise çoğu zaman uygulamada karşılık bulmuyordu. Kadınların yaşadığı travmalar, sistematik bir şekilde çözülemeyen toplumsal bir krize dönüşüyordu.
Kadın meselesi yalnızca sosyal ve ekonomik alanla sınırlı kalmadı; aynı zamanda ideolojik ve kültürel bir tartışma konusu haline geldi. 1960’lı yıllarda edebiyat üzerinden yürütülen tartışmalar, kadının toplumdaki yerini yeniden tanımlama çabasının bir yansımasıydı. İlyas Efendiyev’in eserlerinde ortaya çıkan kadın karakterler, geleneksel değerlerle modern özgürlük anlayışı arasındaki gerilimi açığa çıkardı.
Ancak bu tartışmalar dahi siyasi müdahaleden bağımsız değildi; kadın özgürlüğü, ideolojik sınırlar içinde tanımlanmaya devam etti.Dil politikaları ve asimilasyon tartışmaları da kadın meselesini dolaylı olarak etkiliyordu. Özellikle Rusça bilmeyen kadınlar iş ve eğitim alanında geri planda kalıyor, bu durum toplumsal eşitsizliği daha da derinleştiriyordu.
Kadının özgürleşmesi, yalnızca cinsiyet meselesi değil, aynı zamanda kimlik, dil ve kültür meselesi olarak da ortaya çıkıyordu.Sonuç olarak Sovyet Azerbaycanı’nda kadın, iki farklı baskı arasında sıkışmış bir varlık olarak karşımıza çıkar: bir yanda geleneksel toplumun erkek egemen yapısı, diğer yanda devletin ideolojik kontrol mekanizması.
Kadına verilen haklar, çoğu zaman onun gerçek hayatını dönüştürmeye yetmemiş; özgürlük, büyük ölçüde söylem düzeyinde kalmıştır.Bu nedenle Bakü’de dikilen “özgür kadın” heykeli, aslında dönemin en güçlü metaforlarından biridir. Çünkü o heykel, gerçekte var olmayan bir özgürlüğün simgesidir. Azerbaycan kadını için asıl mesele, kamusal alanda görünür olmak değil, kendi hayatı üzerinde gerçek söz sahibi olabilmektir.Ve tam da bu yüzden, o dönemin en acı gerçeği şudur:
Kadının heykeli, kendisinden daha özgürdü