RÜFET MURADLI

Bölgesel algılar, tarihsel hafıza ve farklı refleksler
Geçtiğimiz aylarda İran’da yaşanan olaylarla ilgili olarak kardeş Türkiye’de, Azerbaycan’a kıyasla daha farklı yaklaşımların ortaya çıktığını gözlemledik. Aynı meseleye aynı milletin farklı tepkiler vermesinin nedenlerini yalnızca güncel siyasi gelişmelerde değil, yakın tarihsel süreçlerde de aramak gerekir.
Son üç yüz yılda İran ile hem Türkiye hem de Azerbaycan arasında ilişkiler farklı dönemlerden geçmiştir. Bazen gergin, bazen daha dengeli ilerleyen bu ilişkiler, bölgedeki genel güç dengelerinden doğrudan etkilenmiştir. Son iki yüzyılda Anadolu Türklerinin bölgedeki hegemon konumunun zayıflamasında Batılı güçlerin, özellikle İngiltere’nin rolü de göz ardı edilmemelidir.
Bu nedenle Türkiye kamuoyunda tehdit algısı, Azerbaycan’dan farklı olarak şekillenmiştir. Türkiye’de potansiyel tehdit algısı daha çok Rusya, Suriye-İran ekseni değil; Batı emperyalizminin aktörleri ve Osmanlı toprakları üzerinde kurulan İsrail üzerinden değerlendirilmektedir. Oysa İsrail ile Azerbaycan arasındaki stratejik ortaklık da inkâr edilemez bir gerçektir.
Türkiye ile ilişkiler “Bir millet, iki devlet” anlayışı çerçevesinde gelişse de, özellikle İsrail meselesi söz konusu olduğunda görüş ayrılıkları daha belirgin hale gelmektedir.
Diğer yandan Azerbaycan’ın son iki yüz yılda, hatta günümüze kadar Rusya’dan yaşadığı siyasi ve askeri baskılar oldukça ağırdır ve saymakla bitmez. Türkiye açısından ise Rusya ile sert ilişkilerin tarihi daha çok İkinci Dünya Savaşı sonrası döneme, Stalin yıllarına uzanır. Bu nedenle aynı aktör iki toplum için aynı tarihsel yükü taşımamaktadır.
İran meselesi ise Azerbaycan için çok daha hassas ve doğrudan bir konudur. Son yüzyılda İran’da yaşayan soydaşlarımıza, özellikle milli kimliğimize yönelik yaklaşım birçok açıdan sorunlu olmuştur. Bu ayrımcı tutum, Pehlevi döneminin ardından da farklı biçimlerde devam etmiştir.
Devrimin ilk yıllarında dil, kültür ve milli kimlik konularında kısmi bir yumuşama hissedilse de bu süreç uzun sürmemiştir. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını kazanmasının ardından ise İran’dan gelen bazı siyasi açıklamalar zaman zaman ilişkileri gerilimli hale getirmiştir.
Yakın tarihe bakıldığında, 1992 yılında Atina’da İran, Yunanistan ve Ermenistan dışişleri bakanlarının katıldığı toplantıda İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti’nin şu ifadeleri dikkat çekicidir:
“Bölgede Türkleri sıkıştırmak için birlikte hareket etmeliyiz. Aksi halde İran’daki Azerbaycan Türkleri de ayrılarak bağımsız devlet kurabilir.”
Ayrıca bu dönemde Tahran’da yayımlanan bazı Ermenice yayınlarda da benzer içeriklere rastlanmıştır.
İran’daki pan-İranist ve Türk karşıtı düşüncenin kökleri tarihsel olarak Firdevsi’ye, batınî akımlara ve İsmailî geleneğe kadar uzanmaktadır. Ancak bugün gelinen noktada bu ideolojik yaklaşım, zaman zaman İslam’ın temel prensipleriyle dahi çelişen sonuçlar doğurabilmektedir.
Kur’an-ı Kerim’in Hucurat suresi 10. ayetinde “Müminler kardeştir” buyrulmasına rağmen, bölgesel politikaların bu ilkeye aykırı şekilde şekillenmesi dikkat çekicidir.
İslam’ın gelişiyle birlikte çöken Sasani mirasının etkisi, yüzyıllar boyunca farklı ideolojik yorumlarla varlığını sürdürmüş, özellikle şüubiyye düşüncesi üzerinden anti-Türk bir söyleme dönüşmüştür. Bu çizgi, Pehlevi döneminden sonra da farklı biçimlerde devam etmiştir.
Ali Ekber Velayeti gibi uzun yıllar İran dış politikasını şekillendiren isimlerin açıklamaları bu yaklaşımın örnekleri olarak görülebilir. Onun “İran’ın Azerbaycan eyaletlerine yatırım yapılmamalıdır, çünkü ayrılabilirler” veya “Ermenilerle tarihi bağlarımız vardır” gibi ifadeleri bu çerçevede değerlendirilmektedir.
Benzer şekilde farklı dönemlerde İranlı birçok siyasi ve dini figürün “Azerbaycan İran’ın tarihî toprağıdır”, “Şimali İran” gibi söylemleri de bu zihniyetin yansımalarıdır.
Elbette bu liste uzatılabilir. Türkiye açısından bu tür açıklamalar her zaman aynı ağırlıkta algılanmayabilir; ancak Azerbaycan için bu söylemler doğrudan güvenlik, kimlik ve egemenlik meselesi olarak görülmektedir.
Sonuç olarak, İran’a yönelik Azerbaycan’daki bakış açısının tarihsel ve somut gerekçeleri bulunmaktadır. Bu gerçeklerin bir kısmı kardeş Türkiye kamuoyunda her zaman yeterince bilinmeyebilir.
Ancak 500 yıllık Osmanlı mirasının varisi olan Türkiye’nin de bölgedeki gelişmelere kayıtsız kalması mümkün değildir. Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşananlar ise çok da uzak bir tarih değildir. O dönemde Türkiye’nin varlığını korumasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliği belirleyici olmuştur.
Umuyorum ki bölgedeki gelişmeler Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın varlığını hedef almaz. Çünkü Türkiye, Azerbaycan için en önemli siyasi ve askeri güvencelerden biridir.
Tanrım milletimizi, Türkiye’mizi ve Azerbaycan’ımızı korusun.