AYNUR IMRAN


Tarih, yalnızca geçmişin kaydı değildir; aynı zamanda bugünün ve yarının siyasetini şekillendiren bir araçtır. Nitekim son olarak Ermenistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan paylaşım, bunun en güncel örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
1915 olaylarını tartışmasız bir biçimde “soykırım” olarak tanımlayan bu söylem, ilk bakışta bir anma mesajı gibi görünse de, gerçekte çok daha derin bir politik anlam taşır. Çünkü bu tür ifadeler, sadece geçmişe dair bir hatırlatma değil, aynı zamanda bugünün diplomatik alanında bir pozisyon alma ve karşı tarafı belirli bir çerçeveye sıkıştırma girişimidir.
Sorunun özü tam da burada başlıyor.
Türkiye ile Ermenistan arasında zaten kırılgan olan normalleşme süreci, bu tür tek taraflı ve kesin hüküm içeren söylemlerle daha da zor bir zemine taşınmaktadır. Zira diplomasi, karşılıklı tanıma ve diyalog üzerine kurulur; oysa bu tür mesajlar, diyalog alanını daraltan ve tarafları keskin pozisyonlara iten bir işlev görür.
Bir devlet, tarihsel bir meseleyi uluslararası hukukta en ağır suç kategorilerinden biriyle etiketlediğinde, aslında karşı taraf için geri adım atılamaz bir alan oluşturur. Çünkü “soykırım” kavramı, yalnızca bir tarih yorumu değil, aynı zamanda hukuki ve ahlaki bir mahkûmiyet anlamına gelir. Bu noktadan sonra tartışma, akademik zeminden çıkar ve siyasi bir dayatmaya dönüşür.
Bu durumun Türkiye-Ermenistan ilişkilerine verdiği zarar üç boyutta ortaya çıkmaktadır:
Birincisi, güven krizidir.
Taraflardan biri, diğerini tarihsel olarak suçlayan ve bunu sürekli uluslararası platformlarda gündemde tutan bir söylem benimsediğinde, karşılıklı güvenin inşa edilmesi neredeyse imkânsız hale gelir.
İkincisi, normalleşme süreçlerinin sabote edilmesidir.
Son yıllarda zaman zaman gündeme gelen sınırların açılması, diplomatik ilişkilerin kurulması gibi adımlar, bu tür söylemlerle sürekli olarak geri plana itilmektedir.
Üçüncüsü, bölgesel istikrarın zedelenmesidir.
Güney Kafkasya gibi hassas bir coğrafyada, tarihsel meselelerin siyasal araç haline getirilmesi, yalnızca iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi etkileyen bir gerilim üretir.
Oysa gerçek bir çözüm, tek taraflı tarih anlatılarının dayatılmasıyla değil, ortak bir akademik zemin oluşturulmasıyla mümkündür. Arşivlerin açılması, bağımsız tarih komisyonlarının kurulması ve olayların çok boyutlu şekilde incelenmesi, bu tür kronikleşmiş sorunların çözümünde daha sağlıklı bir yol sunabilir.
Ancak görünen o ki, kısa vadeli siyasi kazançlar uğruna uzun vadeli barış ihtimali bir kez daha geri plana itilmektedir.
Sonuç olarak, bir sosyal medya paylaşımı belki tek başına tarih yazmaz; fakat doğru zamanda ve doğru bağlamda yapıldığında, diplomatik dengeleri etkileyebilir. Bugün yaşanan da tam olarak budur: Hafıza üzerinden yürütülen bir siyaset, geleceğin kapılarını aralamak yerine kapatmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir