“Ne olur ki tarihte bir kez, bir defa canımızı dişimize takıp bütün ayrı yollardan, ayrı ideolojilerden uzak, bu mukaddes milli meşaleyi, milli zulümden yanan yüreğimizin aleviyle tutuştursak.” – Tebrizli Ali

Büyük mütefekkirimiz Ali Bey Hüseynzade, 1907 yılında Füyuzat dergisinde yayımlanan “Mevlüd-i Nebi” adlı makalesinde şöyle yazıyordu: “Vicdan hürriyetinin manası budur ki; herkes her türlü itikat ve fikirde bulunmakta hür ve azaddır. Kimsenin, ne hükümetin ne de bir ferdin, inanç ve fikirlerinden dolayı bir kimseye tecavüz etmeye hakkı yoktur.” Geçen asrın başlarında vatanımızın kuzeyinde (Kuzey Azerbaycan) şekillenen bu hürriyet düşüncesi, nihayetinde Cumhuriyet (1918) gibi muhteşem bir eserin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. O eser ki tarihimizin gelmiş geçmiş en büyük gurur sayfası sayılabilir. İlk defa “Azerbaycan” adlı bir devlet tarihe tescil edilmişti. Milli liderimiz M.E. Resulzade’nin Cumhuriyetin sükutundan beş yıl sonra yazdığı “İstiklal Mefkuresi ve Gençlik” eserinde belirttiği gibi, bu şeref tarihi “hem Azerbaycan adının hem de milletimizin Türk adının kazanıldığı bir davadır.” Burada şu noktayı özellikle belirtmek isterim: Vatanın kuzeyinde hürriyet ve milliyet mefkureleri paralel şekilde, yani bir nevi “yaşıt” olarak ortaya çıkmıştır.

Kuzeyde “Saadet hürriyet ve istiklaldedir” düşüncesinin zirveye ulaştığı bu zaman diliminde, vatanımızın güneyinde de hak ve özgürlük mücadelesine şahit olduk. İster Meşrutiyet, ister Azadistan hareketleri ideolojik mahiyetlerine göre Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nden farklı görünseler de sonuçta hürriyetçi hareketlerdi. İki on yıl sonra, 2. Dünya Savaşı döneminde Tebriz’de baş kaldıran 21 Azer Hareketi de hakeza… Ancak bir noktaya dikkat etmeliyiz: Bu dönemde güneydeki hürriyet hareketlerinde milliyet faktörü ön plana çıkmadı. Aksine, 20. yüzyılın başlarında yükselen Pan-İranist düşünce, soydaşlarımızın özgürlük mücadelesine de milli düşüncesine de etkisiz kalmadı. Güneyin görkemli fikir ve eylem adamı Tebrizli Ali, o dönemi şu cümleyle özetlemiştir: “Meşrutiyette biz yorgun gittik onlar bindiler; hiziplerde ve ittihatlarda biz üye olduk, onlar reis.”

Bildiğimiz gibi, 1925 yılında İran coğrafyasında bin yıllık Türk hâkimiyetine son verilmesi ve Rıza Han’ın tahtı gasbetmesinden sonra, ülkede gayri-Farslara, özellikle Türklere yönelik ırkçı tutum artık bir devlet politikasına dönüştü. 1941’de Nazi Almanyası ile müttefik olan Rıza Şah’ın devrilmesi ve oğlu Muhammed Rıza’nın tahta çıkarılmasıyla da bu insanlık dışı eğilim değişmedi.

21 Azer Hareketi ise ideolojik bakışından bağımsız olarak, kurduğu bir yıllık Milli Hükümet döneminde iktisadi ve sosyal ıslahatların yanı sıra, milletimize en azından ana dilinde okul bahşetmeyi başardı. Ne yazık ki 1946’nın kanlı Aralık ayında Pehlevi orduları on binlerce soydaşımıza karşı amansız bir soykırım yapmakla kalmadı, ana dilimizdeki kitaplara ve metinlere karşı da bir “etnosit” (kültürel soykırım) gerçekleştirdi. O tarihten itibaren Tebriz’den, Erdebil’den, Urmiye’den ve diğer şehirlerimizden İran’ın farklı bölgelerine kitlesel sürgünlere şahit olduk. Özetle, 21 Azer Hareketi’nin çöküşünden sonra güneyde Azerbaycan Türkünün dili, edebiyatı ve tarihi “yasaklılar” dönemine girdi. Bu “fetret devri” yaklaşık 5-6 yıl sürdü; biz buna “sükût dönemi” de diyebiliriz.

Bu sessizlik, 1953-54 yıllarında Bulut Karaçorlu Sehend’in zindanda yazdığı “Araz” manzumesi ve elbette Şehriyar’ın “Heyder Babaya Selam” poeması ile bozulur. Güneyde milli özünü idrak süreci yeni bir aşamaya geçer ve bu dönemde yazılarında milliyet faktörüne daha çok dayanan yeni bir imza ortaya çıkar: Tebrizli Ali. Yıllar sonra o, “İran’da Türkçülüğün ideoloğu” olarak anılacaktır.

Peki, Tebrizli Ali hakkında ne biliyoruz? İtiraf etmeliyiz ki vatanın güneyinde de kuzeyinde de onun hakkındaki bilgiler henüz yeterli düzeyde değildir. 25 Haziran 1929’da Tebriz’in Müneccim mahallesinde doğan Tebrizli Ali’nin asıl adı Ali Hüseynağa oğlu Perendbal’dır. Tebriz’de eğitim görmüş, 21 Azer döneminde açılan milli okullarda ana dilinde eğitim alma şansına sahip olmuştur. Hareketin sükutundan sonra ailesiyle Tahran’a göç eden genç Ali’nin dil hassasiyeti burada yeni bir evreye girer. Tahran’da ağır şartlar altında folklor derlemeleri yapar, defalarca hapsedilse de 50’li yılların başında Aslı ve Kerem destanını, Şah İsmail romanını yayımlatmayı başarır. 1955’te Hasan Mejidzade Savalan ile birlikte Aliğa Vahid’in külliyatını hazırlar.

Tebrizli Ali’nin mübalağasız şaheseri, 60’lı yıllarda kaleme aldığı “Edebiyat ve Milliyet” adlı makaleler topluluğudur. Müellif bu kitabın sadece “Dil ve Edebiyat” bölümünü bitirebilmiş ve ancak 1981’de (İslam Devrimi sonrası kısa süreli görece özgürlük ortamında) yayımlatabilmiştir. Bu kitap, Güney Azerbaycan’da çağdaş milli mefkurenin ilk yazılı abidesi sayılabilir. Prof. Dr. Nesib Nesibli’nin de belirttiği gibi: “Eksiğiyle fazlasıyla Tebrizli Ali’nin bu eseri, 60-70’li yıllarda kendini tanımak isteyen Türklüğün haykıran sesi olması bakımından eşsiz bir kaynaktır.”

Tebrizli Ali bu kitapta ne yazıyordu? Pehlevi rejiminin Farsçılığı dayattığı, Türk milletini aşağıladığı ve sahte bir tarih kurguladığı dönemde bu eseri yazmak gerçek bir kahramanlıktı. O, Farsların uydurduğu tarih mitlerini şu sözlerle darmadağın ediyordu: “Büyük Gazneli, Harezm, Selçuklu ve diğer Türk imparatorlarından sonra gelen Türk şahlarına kadar, Acem (Fars) dili adilane bir şekilde himaye edilmiştir. Aslında İslam’dan önce Acemlerin hiçbir edebi, nazmi eseri yoktur… Bugün yer altından çıkarılan birkaç kitapçık ise hurafe doludur ve dilleri bugün yaşayan Farslar tarafından bile anlaşılmaz.”

Kitabında ana dilimizi Arapça ve Farsça ile kıyaslayan müellif, “Türk dili neden bir hünerdir?” sorusuna cevap arar: “Türkçe bir hünerdir; çünkü mükemmeldir, tabiidir, ucu bucağı sonsuzdur. Öyle ki bu dilde bir söz, her yana dönüp bükülse de asıl yapısını ve kökünü kaybetmez.”

Tebrizli Ali, bir tarihçi olmasa da milli kimlik meselesinde Türk tarihinin enginliğine dokunur. Pehlevi döneminde Türklere dayatılan sahte “Azeri” (Türk olmayan, sadece dili değişmiş Fars) kimliğini de reddeder: “Bugün İran’da Türk ve Fars milletleri zorunlu olarak aynı coğrafyada yaşasalar da birbirlerine benzemeyen bağımsız kimlikleri, dilleri, adetleri ve ruh dünyaları vardır.”

Vatan anlayışını da şöyle açıklar: “Vatan o yerdir ki orada bir milletin dili, kültürü ve milli kimliği beslensin. Vatan, milli dil ve kültür için bir kaptır. Bir sandığı, içindeki değerli şeyleri koruduğu için severler.”

Tebrizli Ali, Azerbaycan isminin tek bir eyalete hapsedilmesine de itiraz eder; Hamedan’dan Şiraz’a, Horasan’dan Kaşkay bölgelerine kadar Türklüğün yaşadığı geniş coğrafyayı bir bütün olarak görür. Meşrutiyet hareketini de eleştirerek, bu sürecin neticede Türk olan Kaçar hanedanını zayıflatıp Türk karşıtı Pehlevilerin önünü açtığını savunur.

Eserin sonunda “Bugün ne yapabiliriz?” başlığı altında bir yol haritası sunar: “Bütün varlığımızla, hiçbir ideolojinin esiri olmadan, sadece milli kültürün yükselmesi için kitaplar yazmalı, çevirmeli ve yaymalıyız. Gelecek için şimdiden öğretmenler yetiştirmeli, okullar açmak için planlar yapmalıyız.”

Tebrizli Ali, ömrünü milli varlığa adamış bir fedaidir. Onun 60’lı yıllarda başlattığı bu haykırış, özellikle Kuzey Azerbaycan’ın bağımsızlığından sonra güneyde yükselen milli azadlık mücadelesinin ideolojik temeli olmuştur. Rahmetli Dr. Cevat Heyet’in de belirttiği gibi, rejimler değişse de Türklerin diline ve kimliğine yönelik baskıcı zihniyet pek değişmemiştir. Bu yüzden Tebrizli Ali’nin “Eğer Azerbaycan İran’ın başıysa, peki bu başın dili hani?” sorusu, bugün bile güncelliğini korumaktadır.

Milli mücadele ise devam ediyor…

Tebrizli Ali’nin ve milli varlığımız uğruna şehit olan tüm soydaşlarımızın ruhuna sonsuz saygıyla.

Rüfet Muradlı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir