özcan ünlü

Kırk yıl boyunca gazetecilik mesleğinin içinde kaldığınızda bazı şeylere alıştığınızı sanırsınız. Sert manşetlere, eksik bilgilere, zaman zaman bile isteye çarpıtılmış haberlere…

Fakat insanın bir türlü alışamadığı tek bir şey var: Aklın bu kadar ucuzlaması…

Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, eski tartışmaların devamı değil. Farklı bir şey bu: Daha gevşek, daha dağınık, daha kontrolsüz.. Ve belki en tehlikelisi, kimsenin rahatsız olmuyormuş gibi davranması…

Son günlerde dünyaya bakıyoruz: İran’a dönük saldırılar, Venezuela üzerindeki baskı, dengesi her an kayabilecek bir uluslararası tablo…

Bir de kendi ülkemize dönelim: Okullarda yaşanan şiddet olayları, çocukların eline geçen silahlar… Bunlar konuşulurken bile ekranda bir ciddiyet yok. Her şey aynı tonla, aynı yüzlerle, aynı hızla akıp gidiyor.

Sorun tam da burada başlıyor: Televizyonu açıyorsunuz; sabah bir konu, öğlen başka bir, akşam bambaşka bir başlık… Ama konuşanlar hep aynı. Her konuda fikir beyan eden, her meseleye aynı rahatlıkla giren bir “yorumcu kalabalığı”(herolog) var. Uzmanlık dediğimiz şey, sanki bir süs gibi kullanılıyor.

Bir deprem olduğunda da aynı insanlar, dış politika gerildiğinde de, eğitimde şiddet patlak verdiğinde de… Aynı cümleler, aynı refleksler. Derinlik kaybolunca geriye sadece ses kalıyor. O ses de bir süre sonra düşünmenin yerini alıyor.

Okullarda yaşanan son saldırılar bunun en acı örneklerinden biri. Olayın kendisi kadar, anlatılma biçimi de ürkütücü. Henüz ne olduğu tam anlaşılmadan görüntüler dönmeye başlıyor. Çocukların yüzleri, panik anları, bağırışlar… Bunlar bir süre sonra haber olmaktan çıkıp tuhaf bir seyir malzemesine dönüşüyor. Kimse durup şu soruyu sormuyor: “Biz ne yapıyoruz?”

Bu noktada başka ülkelerdeki örneklere bakalım…

Küresel terör sisteminin başı kabul edilen İsrail… Sık sıkeleştirilen, hatta haklı olarak eleştirilen pek çok yönü var. Ama medya söz konusu olduğunda, özellikle güvenlik alanında, son derece sert kurallar uyguluyor. Askerî hareketliliği ifşa eden bir görüntü, kontrolsüz biçimde dolaşıma sokulamaz. Bu suçu işleyenler en az 6 yıl hapis cezası (bazı durumlarda daha yüksek olabilir) ile cezalandırılır.

Avrupa’da başka bir yol izlenir. Dijital platformlara ciddi sorumluluklar yüklenmiş durumda. Şiddet içeren görüntüler, terör propagandası, kişisel veriler… Hepsi belirli bir denetim çerçevesinde ele alınır. Yayıncı da platform da “ben sadece aracıyım” diyemiyor.

Bizde ise durum daha gevşek; daha doğrusu, kontrolsüzlük ile ilgisizlik birbirine karışmış halde.

Aslında doğru soru, “Medya, kendini ne olarak görüyor?”

Bir eğlence alanı mı?

Bir tartışma kulübü mü? 

Yoksa gerçekten topluma yön veren, onu besleyen bir mecra mı?

Bugün geldiğimiz noktada, bu sorunun cevabı pek iç açıcı değil. Çünkü ortada bir yön verme çabası yok. Daha çok sürüklenme hali var. Hızlı konuşan, kendinden emin görünenama çoğu zaman yüzeyde kalan bir dil, üslup ve bilgisizlik…

Bu dil, bir süre sonra düşünmeyi köreltiyor.

Oysa dünya başka bir yere gidiyor: Teknoloji değişiyor, savaş biçimleri değişiyor, toplumlar dönüşüyor. Böyle bir zamanda, her konuyu aynı ses tonuyla anlatan bir medya yapısı, kendi kendini daraltır.

Bu yüzden mesele yalnızca “iyi yayıncılık” değil artık. Daha temel bir yere oturuyor. İnsanların neyi nasıl anlayacağını belirleyen bir alan burası; eğer burası zayıflarsa, geri kalan her şey de zayıflar.

Belki yapılacak ilk şey çok basit: Herkesin her konuda konuşmadığı bir düzen kurmak yani her konuda ahkâm kesen jüriyi dağıtmak. Sadece İstanbul ve Ankara’ya toplanmış bu güruhu daha farklı değerlendirmek. Ülkenin uzak köşelerinde yeni şeyler söyleyen pırıl pırıl insanları keşfetmek ve en önemlisi her konuda yalan yanlış ve eksik fikirleri olanların yerine sahasında profesyonel çalışmalar yapmış isimleri kamuoyuyla buluşturmak… Gerçekten bilenin konuştuğu, bilmeyenin susmayı ayıp saymadığı bir iklime ihtiyacımız var.

Zor mu?

Evet, zor…

Ama başka türlüsü daha zor; çünkü gazete sütunlarında, radyo mikrofonlarında ve en çok da ekranlarda gürültü arttıkça, sözün değeri düşüyor. Bu noktadan itibaren de kimse kimseyi duyamaz hale geliyor.

Türkiye’de biz söz vardır: “Söz gümüşse, sükût altındır.”

Her zaman hatırlamak lâzım…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir