Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu
Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi

Torino Üniversitesi

Türk Dünyası İçin Ortak Sosyolojik İmgelem ve Kurumsal Karşılıklılık Üzerine Bir Teori

Türk dünyası üzerine düşünürken uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir soru var: Birbirimize yakın olduğumuzu biliyoruz, fakat bu yakınlık gündelik hayatımızda ne kadar karşılık buluyor?

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihsel ve kültürel bağlardan, Orta Asya toplumlarıyla paylaştığımız mirastan, dilimizin ve hafızamızın ortak unsurlarından sıkça söz ediyoruz. Bunlar elbette önemli. Fakat bir toplumun başka bir toplumla gerçekten yakın olması, yalnızca onunla ortak bir geçmişe sahip olmasıyla açıklanabilir mi?

Önceki yazılarımda Türk Dünyası Sosyolojisini yeni bir araştırma alanı olarak düşünmemiz gerektiğini savunmuş, jeopolitik haritaların yanına toplumlar arasındaki ilişkileri gösteren sosyolojik haritaları koymayı önermiştim. Son olarak da bu araştırma alanının gelişebilmesi için ortak bir sosyolojik imgeleme ihtiyacımız olduğunu belirtmiştim.

Şimdi bu düşünceyi biraz daha ileri taşımak istiyorum.

Ortak sosyolojik imgelem nasıl oluşur? Birbirinden farklı tarihsel deneyimlere, toplumsal yapılara ve kurumlara sahip toplumlar, kendi farklılıklarını koruyarak ortak bir toplumsal dünya tasavvuru geliştirebilir mi?

Bence Türk Dünyası Sosyolojisinin önümüzdeki dönemde cevap araması gereken temel sorulardan biri budur.

Ortak Sosyolojik İmgelem Nedir?

C. Wright Mills, Sosyolojik İmgelem adlı eserinde bireyin kişisel hayatıyla toplumun tarihsel ve yapısal dönüşümleri arasındaki ilişkiyi görebilmesini sosyolojik düşüncenin temel yeteneklerinden biri olarak ele alır.

İnsanın kendi hayatında yaşadığı bir sorunu yalnızca kişisel bir mesele olarak değil, daha geniş toplumsal koşullar içerisinde anlayabilmesi önemlidir.

Bu yaklaşımı Türk dünyası açısından genişleterek yeni bir kavramsal öneride bulunabiliriz.

Ortak sosyolojik imgelem, farklı toplumların kendi toplumsal deneyimlerini birbirlerinin deneyimleriyle ilişkilendirerek ortak sorunları, farklılıkları ve gelecek ihtimallerini birlikte düşünebilme kapasitesidir.

Bu, herkesin aynı şekilde düşünmesi anlamına gelmez. Aynı kültürel değerlere sahip olmak veya aynı siyasi tercihleri benimsemek de değildir.

Bakü’deki bir ailenin çocuk yetiştirme deneyimiyle İstanbul’daki bir ailenin deneyimi farklı olabilir. Taşkent’teki bir gencin gelecek beklentileriyle Astana’daki bir gencin beklentileri birbirinden ayrılabilir. Bişkek’te yaşanan göç deneyimi, Anadolu’daki göç tecrübesinden farklı toplumsal sonuçlar doğurabilir.

Ortak sosyolojik imgelem, bu farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmaz. Onları birbirinden bağımsız olaylar olarak görmek yerine, karşılaştırılabilir toplumsal deneyimler olarak değerlendirmeyi mümkün kılar.

Burada önemli olan yalnızca birbirimizi tanımamız değildir.

Birbirimizin yaşadığı toplumsal değişmeyi kendi dünyamızı anlamanın da bir parçası hâline getirebilmemizdir.

Yeni Bir Teorik Öneri: İlişkisel İmgelem ve Kurumsal Karşılıklılık

Bu düşünceyi açıklamak için İlişkisel İmgelem ve Kurumsal Karşılıklılık Modeli adını verdiğim bir çerçeve önermek istiyorum.

Modelin hareket noktası basittir: Toplumlar arasında ortak hafızanın bulunması, kendiliğinden ortak bir toplumsal bilinç veya sürekli işbirliği üretmez.

Bunun için tarihsel yakınlığın yaşayan ilişkilere, ilişkilerin karşılıklı güvene, güvenin kurumsal sürekliliğe ve bütün bunların ortak gelecek tasavvuruna dönüşmesi gerekir.

Bu süreci beş temel boyutta değerlendirebiliriz: karşılıklı tanıma, gündelik temas, kurumsal karşılıklılık, anlam müzakeresi ve ortak gelecek kapasitesi.

Karşılıklı tanıma, toplumların birbirlerini yalnızca tarih kitaplarından veya resmî söylemlerden değil, güncel toplumsal gerçeklikleri içerisinde öğrenmesidir. Azerbaycan’ı tanımak yalnızca tarihini bilmek değildir; bugünkü aile yapısını, gençlerini, şehirlerini, eğitim hayatını ve değişen kültürel beklentilerini de anlamaktır.

Gündelik temas, bu bilginin insanlar arasındaki gerçek ilişkilere dönüşmesidir. Öğrencilerin birbirlerinin ülkelerinde eğitim görmesi, ailelerin farklı şehirlerde akrabalık ve arkadaşlık ilişkileri kurması, sanatçıların ve girişimcilerin birlikte çalışması bu boyutun örnekleridir.

Kurumsal karşılıklılık, ilişkilerin kişisel çabaların ötesine geçerek eğitim, hukuk, ekonomi, bilim, kültür ve sivil toplum kurumları aracılığıyla süreklilik kazanmasıdır. Bir üniversitenin başka bir ülkedeki üniversiteyle protokol imzalaması başlangıçtır; birlikte araştırma üretmeleri ise kurumsal ilişkinin toplumsal karşılık kazandığını gösterir.

Anlam müzakeresi, toplumların ortak kavramlara her zaman aynı anlamı yüklemeyebileceğini kabul etmeleridir. Aile, gelenek, modernleşme, başarı, özgürlük ve aidiyet farklı toplumsal koşullarda farklı biçimlerde anlaşılabilir. Ortak imgelem, bu farklı anlamları bastırmakla değil, konuşulabilir kılmakla gelişir.

Ortak gelecek kapasitesi ise bütün bu ilişkilerin insanların hayat planlarında somut bir karşılık bulmasıdır. Bir Azerbaycanlı gencin Kazakistan’da çalışmayı, bir Özbek araştırmacının Türkiye’de bilimsel ortaklık kurmayı veya bir Türk girişimcinin Kırgızistan’da üretim yapmayı gerçekçi seçenekler arasında görmesi, bu kapasitenin göstergelerinden olabilir.

Bu beş boyut arasında tek yönlü ve zorunlu bir sıralama yoktur. Bazen kurumsal işbirliği toplumsal teması artırır; bazen toplumlar arasındaki güçlü ilişkiler kurumları harekete geçirir.

Modelin temel varsayımı, ortak sosyolojik imgelemin yalnızca paylaşılan kimlikten değil, karşılıklı ve süreklilik taşıyan toplumsal ilişkilerden beslendiğidir.

Aileden Üniversiteye: Ortak İmgelemin Toplumsal Kurumları

Bu modelin önemli taraflarından biri, Türk dünyası arasındaki ilişkileri yalnızca devletlerarası işbirliği düzeyinde ele almamasıdır.

Çünkü toplumların birbirine yaklaşması, farklı toplumsal kurumların da bu sürece katılmasını gerektirir.

Aile, kültürel hafızanın ve değerlerin ilk aktarıldığı kurumlardan biridir. Ancak ailelerin yeni kuşaklardan beklentileri, kadınların ve erkeklerin toplumsal rolleri, evlilik anlayışları ve kuşaklararası ilişkiler bütün Türk toplumlarında aynı değildir. Karşılaştırmalı aile araştırmaları, hem ortaklıkları hem de farklı modernleşme deneyimlerini anlamamıza yardımcı olabilir.

Eğitim kurumları, ortak sosyolojik imgelemin gelişebileceği en önemli alanlardan biridir. Fakat burada amaç yalnızca ortak tarih anlatıları oluşturmak olmamalıdır. Gençlerin birbirlerinin güncel toplumsal meselelerini öğrenebilmeleri, farklı bakış açılarıyla karşılaşabilmeleri ve birlikte araştırma yapabilmeleri daha kalıcı sonuçlar doğurabilir.

Ekonomik kurumlar açısından da benzer bir durum söz konusudur. Ticaret hacminin artması önemlidir; ancak ekonomik yakınlığın toplumsal karşılığını anlamak için iş ilişkilerinde güvenin, mesleki ağların, çalışma kültürlerinin ve kurumsal beklentilerin nasıl geliştiğini de incelemek gerekir.

Medya ve dijital platformlar ise yeni bir toplumsallaşma alanı oluşturuyor. Bugün Bakü’deki bir genç İstanbul’daki bir içerik üreticisini takip edebilirken, Türkiye’deki başka bir genç Orta Asya’nın gündelik hayatı hakkında oldukça sınırlı bilgiye sahip olabilir.

Daha önce algoritmik coğrafya olarak adlandırdığım mesele burada yeniden karşımıza çıkıyor: Toplumların coğrafi veya tarihsel yakınlığı, dijital dünyada da birbirlerine yakın oldukları anlamına gelmiyor.

Hukuk, kamu yönetimi ve sivil toplum kurumları da ortak imgelemin oluşmasında önemlidir. Çünkü toplumsal yakınlık yalnızca birbirini sevmekle değil, karşılıklı ilişkilerde öngörülebilirlik ve güven duygusunun gelişmesiyle güçlenir.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Ortak sosyolojik imgelem, yalnızca zihinsel bir yakınlık değil, toplumsal kurumların ürettiği ve yeniden şekillendirdiği ilişkisel bir kapasitedir.

Kültürel Yakınlık Neden Her Zaman Toplumsal Yakınlığa Dönüşmez?

Burada Erol Güngör ve Mümtaz Turhan’ın kültür değişmesi üzerine çalışmalarını yeniden hatırlamak gerekiyor.

Bu düşünürlerin önemli katkılarından biri, kültürü yalnızca korunması gereken bir miras olarak değil, toplumsal değişme içerisinde anlaşılması gereken bir gerçeklik olarak ele almalarıdır.

Bugün Türk dünyasının toplumları farklı ekonomik yapılar, kentleşme deneyimleri, eğitim sistemleri ve küresel kültürel etkiler altında değişiyor.

Bu nedenle ortak kültürel unsurların bulunması, toplumsal davranışların da aynı olacağını garanti etmez.

Örneğin iki toplum aynı tarihsel şahsiyeti önemseyebilir; ancak o şahsiyetin bugünkü kuşaklar açısından taşıdığı anlam farklılaşabilir. Benzer geleneklere sahip aileler, çocuklarının eğitimine veya meslek seçimine ilişkin farklı beklentiler geliştirebilir.

Burada Pierre Bourdieu’nün sosyal sermaye yaklaşımı da açıklayıcıdır. Kültürel yakınlık önemli bir imkân sunabilir; fakat bu yakınlığın karşılıklı ilişkilere ve sürdürülebilir ağlara dönüşmesi ayrıca incelenmelidir.

Bu noktada modelin ikinci önermesini ortaya koyabiliriz:

Kültürel yakınlığın toplumsal gücü, yalnızca paylaşılan değerlerin varlığına değil, bu değerlerin karşılıklı ilişki ve kurumlar içerisinde ne ölçüde işlev kazandığına bağlıdır.

Başka bir ifadeyle, ortak hafıza bizi birbirimize yaklaştırabilir. Fakat ortak bir toplumsal hayatın imkânlarını geliştiren şey, o hafızanın bugünkü ilişkilerimizde nasıl yaşadığıdır.

Farklılıkları Koruyarak Ortak Bir Dünya Kurmak

Ortak sosyolojik imgelem düşüncesinin yanlış anlaşılmasını istemem.

Bu yaklaşım Türk dünyasındaki toplumların birbirine benzetilmesini veya farklı toplumsal yapıların tek bir model içerisinde eritilmesini amaçlamıyor.

Tam tersine, farklılıkların bilimsel olarak anlaşılmasını zorunlu görüyor.

Türkiye’nin modernleşme tecrübesiyle Azerbaycan’ın tarihsel deneyimi aynı değildir. Kazakistan’ın toplumsal yapısıyla Özbekistan’ınki, Kırgızistan’ın göç deneyimiyle Türkmenistan’ın kurumsal yapısı arasında önemli farklılıklar bulunabilir.

Bunları ortaklık düşüncesine engel olarak görmek yerine araştırmanın konusu hâline getirmeliyiz.

Daha önce anlam güvenliği kavramıyla ifade etmeye çalıştığım mesele de budur: Farklı düşünebildiğimiz hâlde birbirimizi aynı toplumsal dünyanın meşru üyeleri olarak görebilmek.

Ortak sosyolojik imgelem, bu anlamda bir düşünce birliği değildir.

Birbirimizi aynılaştırmadan anlayabilme ve farklı deneyimlerimiz arasında ilişki kurabilme yeteneğidir.

Bu yaklaşımın bilimsel değeri de burada ortaya çıkar. Araştırmalar toplumlar arasında güçlü bağlar kadar zayıf ilişkiler, güvensizlikler ve farklı beklentiler de gösterebilir. Böyle sonuçlar ortak imgelem düşüncesinin başarısızlığı değil, toplumsal gerçekliği daha iyi anlama fırsatıdır.

Bakü’den Başlayabilecek Bir Araştırma Programı

Peki bu teorik öneriyi nasıl somutlaştırabiliriz?

Bence ilk adım, Türk dünyasında ortak sorular etrafında yürütülecek karşılaştırmalı bir sosyolojik araştırma programı olmalıdır.

Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve diğer Türk topluluklarında aile, gençlik, eğitim, güven, kültürel hafıza, dijital ilişkiler ve gelecek beklentileri üzerine karşılaştırılabilir araştırmalar yapılabilir.

Bu araştırmalar yalnızca toplumların birbirlerine ne kadar benzediğini değil, birbirleriyle ne kadar ilişki kurduğunu da ölçmelidir.

Örneğin bir genç başka bir Türk ülkesinin şehirlerini ne kadar tanıyor? O ülkede eğitim görmeyi düşünüyor mu? Oradaki insanlarla çalışmaya ne kadar istekli? Hangi kültürel ürünleri takip ediyor? Kurumlarına ne kadar güveniyor? Ortak bir gelecek tasavvurunu mümkün görüyor mu?

Aynı zamanda üniversiteler arasındaki gerçek araştırma ortaklıkları, öğrenci hareketliliği, bilimsel yayın ağları, ekonomik işbirlikleri ve kültürel dolaşım da incelenebilir.

Böylece İlişkisel İmgelem ve Kurumsal Karşılıklılık Modeliyalnızca teorik bir öneri olarak kalmaz; araştırılabilir, karşılaştırılabilir ve gerektiğinde yanlışlanabilir önermeler üretir.

Azerbaycan’ın bu tartışmada özel bir yeri olabilir. Bakü, Türkiye ile Orta Asya arasındaki bilimsel ve kültürel ilişkilerin karşılaştırmalı olarak araştırılabileceği önemli merkezlerden biridir.

Ancak böyle bir programın başarısı, herhangi bir ülkenin diğerlerine kendi bakış açısını benimsetmesine değil, araştırma sorularının ve yöntemlerin birlikte geliştirilmesine bağlı olacaktır.

Ortak bilgi üretimi de zaten burada başlar.

Son Söz: Birbirimizin Geleceğinde Yer Almak

Türk dünyası üzerine düşünürken uzun zamandır geçmişin bizi nasıl bir araya getirdiğini konuşuyoruz.

Artık geleceğin bizi nasıl ilişkilendirebileceğini de araştırmalıyız.

Çünkü ortak geçmiş, toplumlar arasında önemli bir hafıza oluşturur. Fakat ortak gelecek, kendiliğinden ortaya çıkmaz. İnsanların, kurumların ve toplumların birbirleriyle kurduğu ilişkiler içerisinde şekillenir.

Bu nedenle ortak sosyolojik imgelem yalnızca bir akademik kavram değil, Türk dünyasını anlamak için geliştirilmesi gereken yeni bir düşünme biçimidir.

Bir Bakülü gencin gelecek beklentisini anlamak, İstanbul’daki bir gencin hayatını da farklı bir gözle değerlendirebilmemizi sağlayabilir. Taşkent’teki aile dönüşümünü araştırmak, kendi toplumumuzdaki değişmeleri yeniden düşünmemize yardımcı olabilir. Astana’daki eğitim deneyimi, Bişkek’teki göç ilişkileri veya Anadolu’daki kültürel dönüşüm birbirinden bağımsız hikâyeler olmaktan çıkabilir.

Böylece Türk dünyası, yalnızca ortak geçmişe sahip toplumların toplamı olarak değil, birbirlerinin toplumsal deneyimlerinden öğrenebilen ilişkisel bir alan olarak anlaşılabilir.

Önceki yazımda jeopolitik haritanın yanına sosyolojik haritayı koymamız gerektiğini söylemiştim.

Şimdi buna bir düşünce daha eklemek istiyorum:

Sosyolojik haritayı çizmek için yalnızca birbirimizin nerede yaşadığını değil, birbirimizin hayatında nerede durduğumuzu da bilmeliyiz.

Çünkü bir toplumun başka bir toplumla yakınlığını belirleyen yalnızca aralarındaki mesafe değildir.

Birbirlerini ne kadar tanıdıkları, ne kadar güvendikleri, hangi kurumlar aracılığıyla ilişki kurdukları ve birbirlerini kendi geleceklerinin ne kadar parçası olarak gördükleridir.

Belki de Türk Dünyası Sosyolojisinin bundan sonraki en önemli sorusu şu olmalıdır:

Ortak bir geçmişimiz olduğunu biliyoruz. Peki birbirimizin geleceğinde gerçekten var mıyız?

Ve bana kalırsa ortak sosyolojik imgelem, tam da bu soruya birlikte cevap aramaya başladığımız yerde doğacaktır.

Kuramsal Dayanaklar

• Berger, P. L., & Luckmann, T. (1966). The SocialConstruction of Reality. Doubleday.

• Bourdieu, P. (1986). The Forms of Capital. İçinde J. G. Richardson (Ed.), Handbook of Theory and Research forthe Sociology of Education. Greenwood Press.

• Güngör, E. (1980). Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik. Töre-Devlet Yayınevi.

• Mills, C. W. (1959). The Sociological Imagination. Oxford University Press.

• Turhan, M. (1951). Kültür Değişmeleri: Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.