Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

Fransa’daki Lise Protestolarından Türk Dünyasına: Yeni Toplumsal Hareketler ve Gençliğin Sosyolojisi

Fransa yine sokakta.

Ama bu kez sokaktakilerin önemli bir bölümü henüz seçmen bile değil.

Paris’in banliyölerinden başlayan lise protestoları birkaç hafta içerisinde Fransa’nın farklı kentlerine yayıldı. Okul girişleri kapatıldı, dersler boykot edildi, öğrenciler meydanlara çıktı. 1 Ekim’de Fransa Eğitim Bakanlığının verilerine göre binden fazla lise eylemlerden etkilenmişti. 6 Ekim’deki büyük gösterilerde ise İçişleri Bakanlığı ülke genelinde 266 bin kişinin yürüdüğünü açıkladı; öğrenci örgütlerinin verdiği sayı 450 bindi.

Rakamlar elbette önemli.

Ama bir sosyolog için asıl mesele rakamların arkasındaki sorudur:

On beş, on altı, on yedi yaşındaki çocukları sokağa çıkaran nedir?

İlk cevap eğitim sistemi.

Öğrenciler kalabalık sınıflardan, öğretmen ve personel eksikliğinden, bakımsız okul binalarından, ağır ders programlarından ve üniversiteye geçişte kullanılan Parcoursup sisteminin yarattığı baskıdan söz ediyor. Fakat farklı okullardaki taleplerin arkasında ortak bir duygu giderek görünür hâle geliyor: eğitimde fırsat eşitsizliği ve gelecek konusunda duyulan kaygı.

Tam burada mesele eğitim politikasının sınırlarını aşıyor.

Ve sosyoloji başlıyor.

“Bizi Dinleyin”

Yeni toplumsal hareketler üzerine yıllardır çalışırken dikkatimi çeken temel meselelerden biri şu olmuştur: İnsanlar her zaman yalnız ekonomik çıkarları için harekete geçmezler.

Bazen görülmek isterler.

Bazen tanınmak isterler.

Bazen kendi hayatları hakkında söz söylemek isterler.

Alain Touraine’in yeni toplumsal hareketler yaklaşımındaki önemli kırılmalardan biri tam olarak buydu. Sanayi toplumunun klasik çatışmaları büyük ölçüde emek ile sermaye arasındaki mücadele üzerinden okunurken, sanayi sonrası toplumlarda çatışmanın alanı genişliyordu.

Kimlik.

Kültür.

Yaşam biçimi.

Çevre.

Beden.

Eğitim.

Bilgi.

Ve nihayet insanın kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma talebi.

Fransa’daki liselilerin sokakta söylediklerini bu açıdan okumak gerekiyor.

Çünkü öğrencilerin talebi yalnızca “sınıflarımız daha küçük olsun” değildir.

Söyledikleri şeyin altında daha derin bir cümle var:

Bizim hakkımızda karar veriyorsunuz. O hâlde bizi de dinleyin.

Bu yüzden hükümetin son gelişmeler üzerine liselerde öğrencilerle bir “iç demokrasi zamanı” düzenlenmesi için yarım günlük ders arası açıklaması sembolik olarak da ilginçtir. Bir toplumsal hareket, eğitim sisteminin kaynak sorununu tartışırken aynı zamanda öğrencilerin sistem içerisindeki sesinin ne kadar duyulduğu meselesini de gündeme getirmiştir.

Yeni Kuşağın Yeni Eylem Biçimi

Burada Alberto Melucci’yi hatırlamak gerekir.

Melucci için yeni toplumsal hareketleri anlamanın anahtarlarından biri kolektif kimliktir.

İnsanlar sokağa çıkmadan önce bir “biz” oluştururlar.

Fakat günümüzde bu “biz” artık eski biçimde kurulmuyor.

Bir parti genel merkezinde başlamıyor.

Bir sendika binasında başlamıyor.

Merkezî bir liderin çağrısıyla da ortaya çıkmak zorunda değil.

Snapchat’te başlayabiliyor.

TikTok’ta yayılabiliyor.

Bir okulun önündeki görüntü başka bir şehre ulaşıyor. Bir öğrencinin videosu binlerce başka öğrencinin telefonunda beliriyor. Paris’in banliyösündeki yerel bir hoşnutsuzluk birkaç saat içinde Lyon’daki, Marsilya’daki veya Toulouse’daki bir gencin kendi deneyimiyle birleşebiliyor. Nitekim mevcut protestoların özellikle Snapchat ve TikTok üzerinden örgütlenerek yayılması hareketin dikkat çekici özelliklerinden biri.

Eskiden örgüt hareketi kuruyordu.

Bugün bazen iletişim hareketi kuruyor.

Manuel Castells’in ağ toplumu üzerine söyledikleri burada önem kazanıyor. Dijital iletişim yalnızca protestoyu duyuran bir araç değildir artık; hareketin örgütlenme mekânlarından biridir.

Bu nedenle bugünün gençlik hareketlerinin örgütsel şemasını çizmek giderek zorlaşıyor.

Merkez nerede?

Lider kim?

Kararı kim veriyor?

Söylemi kim oluşturuyor?

Bazen bu soruların tek bir cevabı yok.

Ama hareket yine de var.

Gelecek Kaygısı Siyasallaştığında

Bence Fransa örneğinin en önemli tarafı ise başka bir yerde.

Gelecek kaygısının siyasallaşmasında.

Bir lise öğrencisinin “geleceğimden endişeliyim” demesi ilk bakışta kişisel bir cümledir.

Ama binlerce öğrenci aynı şeyi söylüyorsa artık kişisel değildir.

C. Wright Mills’in Sosyolojik İmgelemde yaptığı o meşhur ayrımı hatırlayalım: Kişisel sıkıntılar bazen toplumsal meselelerin bireysel hayattaki görüntüleridir.

Bir öğrenci öğretmeninin sürekli değişmesinden şikâyet ediyorsa bu kişisel bir sorun gibi görünebilir.

Binlerce öğrenci öğretmen eksikliğinden söz ediyorsa yapısal bir sorundur.

Bir öğrenci üniversiteye giremeyeceğinden korkuyorsa bu bireysel kaygıdır.

Bir kuşak geleceğinin giderek daha belirsiz hâle geldiğini düşünüyorsa karşımızda sosyolojik bir olgu vardır.

Fransa’daki gençlerin “gelecek” kelimesini bu kadar sık kullanması bu nedenle önemlidir. Öğrencilerin ifadelerinde eğitim koşullarıyla gelecek korkusunun yan yana geldiği açık biçimde görülüyor.

Belki bugün Avrupa’da ortaya çıkan yeni gençlik hareketlerini anlamak için “yoksulluk” kadar belirsizlik kavramını da konuşmamız gerekiyor.

Çünkü yeni kuşağın öfkesi yalnız sahip olmadığı şeylerden kaynaklanmıyor.

Sahip olup olamayacağını bilmediği bir gelecekten de kaynaklanıyor.

Şiddet Görüntülerinin Arkasında Hareketi Kaybetmemek

Fransa’daki protestoların zor taraflarından biri burada başlıyor.

Bazı gösterilerde yangınlar çıkarıldı, güvenlik güçlerine yönelik saldırılar gerçekleşti ve ciddi şiddet olayları yaşandı. Hükümet hareketin bazı bölümlerinin “kentsel şiddete” dönüştüğünü savunuyor. Buna karşılık insan hakları kuruluşları ve Fransa’nın insan hakları danışma organı, reşit olmayan göstericilere karşı kullanılan gücün orantılılığı konusunda ciddi kaygılar dile getiriyor. Yetkililer de bazı polis müdahaleleri hakkında soruşturmalar açmış durumda.

Sosyolojik açıdan burada iki hataya düşmemek gerekir.

Birincisi şiddeti romantikleştirmektir.

İkincisi ise şiddet görüntülerinden hareket ederek bütün toplumsal hareketi şiddete indirgemektir.

Çünkü ikinci durumda şu önemli soruyu kaybederiz:

Neden binlerce genç aynı anda kendisini duyulmamış hissediyor?

Toplumsal hareket sosyolojisinin işi taşın neden atıldığını meşrulaştırmak değildir.

Ama yalnız taşı görmek de sosyoloji değildir.

Sosyoloji, o taşı mümkün kılan toplumsal zemini anlamaya çalışır.

Mesele Belki de Okuldan Daha Büyük

Fransa’daki lise hareketini yalnız eğitim bütçesi tartışması olarak okursak bence asıl hikâyeyi kaçırırız.

Karşımızda siyasete katılmanın biçiminin değiştiği bir kuşak var.

Parti üyeliği yerine ağlara katılıyorlar.

Uzun manifestolar yerine görüntüler üretiyorlar.

Merkezî örgütler yerine gevşek bağlantılar kuruyorlar.

Yerel bir sorunu birkaç saat içerisinde ulusal bir gündeme çevirebiliyorlar.

Ve belki en önemlisi, siyasal özne olmak için yetişkin olmayı beklemiyorlar.

Bu durum bize yeni toplumsal hareketler literatürünün yıllardır söylediği bir şeyi yeniden hatırlatıyor:

Siyaset yalnız parlamentoda yapılmaz.

Okulda yapılır.

Sokakta yapılır.

Meydanda yapılır.

Telefonda yapılır.

Bir hashtag’in altında yapılır.

Bazen de sabah saat yedide bir lisenin kapısına konulan birkaç çöp konteynerinin arkasında başlar.

Fransa’da bugün gördüğümüz şeyin nereye evrileceğini zaman gösterecek.

Fakat sosyolojik açıdan şimdiden görülebilen bir şey var:

Bu gençler yalnızca daha iyi sınıflar istemiyorlar.

Kendi geleceklerinin kurulmasında nesne değil, özne olmak istiyorlar.

Ve belki de yeni toplumsal hareketlerin 21. yüzyıldaki en sade tanımı tam olarak burada saklıdır:

“Benim hakkımda bensiz karar verme.”

Fransa’nın lise kapılarından yükselen ses bugün bunu söylüyor.

Asıl soru ise Fransa’nın bu sesi bastırıp bastıramayacağı değil.

Duyup duyamayacağıdır.

Fransa’dan Türk Dünyasına Bakınca

Fransa’daki lise kapılarının önünde yaşananları izlerken meseleyi yalnızca Fransa’nın eğitim sistemiyle sınırlamak kolaydır. Oysa sosyolojik olarak daha önemli bir soru var: Değişen gençlik yalnız Fransa’nın meselesi midir?

Bugünün genci dünyanın hemen her yerinde kendisinden önceki kuşaklardan farklı bir toplumsal ortamda büyüyor. Daha erken yaşlarda küresel tartışmalarla karşılaşıyor, sosyal medya aracılığıyla başka ülkelerdeki akranlarının hayatlarını izliyor, ekonomik krizlerden iklim değişikliğine, eğitimden yapay zekâya kadar geleceğini etkileyecek meseleler hakkında sürekli bilgi akışına maruz kalıyor. Üstelik yalnız bilgi almıyor; konuşuyor, tepki veriyor, ağ kuruyor ve gerektiğinde çok kısa sürede kolektif davranış geliştirebiliyor.

Bu nedenle Fransa’daki gençlerin ne talep ettiğine bakmak kadar, nasıl harekete geçtiklerine bakmak da önemlidir.

Tam burada Türk dünyasına dönüp benzer soruları sormamız gerektiğini düşünüyorum.

Bakü’deki, İstanbul’daki, Astana’daki, Taşkent’teki, Lefkoşa’daki veya Bişkek’teki genç kuşakları ne kadar tanıyoruz?

Onların gelecek kaygıları neler?

Adalet, eğitim, liyakat, özgürlük, çevre, teknoloji ve kimlik kavramlarına yükledikleri anlamlar önceki kuşaklarla aynı mı?

Siyasete ve kurumlara nasıl bakıyorlar?

Kendilerini ifade etmek için hangi mecraları kullanıyorlar?

Hangi dijital ağların içinde yaşıyorlar?

Ve belki daha önemlisi: Birbirlerinden haberdarlar mı?

Bir önceki yazımda sözünü ettiğim Türk Dünyası Sosyolojisitam da bu nedenle yalnız geçmişimizi, ortak kültürümüzü veya tarihsel bağlarımızı araştıran bir alan olarak düşünülmemelidir. Aynı zamanda Türk dünyasının değişmekte olan insanını anlamaya çalışan bir sosyoloji olmalıdır.

Çünkü bazen toplumları anlamak için onların geçmişlerine bakarız.

Bazen kurumlarına.

Bazen ekonomik yapılarına.

Ama bir toplumun nereye doğru gittiğini anlamak istiyorsak gençlerine bakmak zorundayız.

Fransa’daki lise öğrencilerinin bugün söyledikleri yarın aynı biçimde Bakü’de, İstanbul’da, Astana’da veya Taşkent’te söylenecek demiyorum. Sosyoloji böyle mekanik benzerlikler kurmaz. Her toplumun kendi tarihi, kurumları ve siyasal kültürü vardır.

Fakat bütün bu farklılıkların üzerinde yeni bir kuşağın ortaya çıktığını görmezden de gelemeyiz.

Bu kuşak küresel düşünüyor fakat yerel sorunlar yaşıyor.

Dijital ağlarda örgütleniyor fakat fiziksel sokaklarda görünür oluyor.

Kurumlardan beklentileri var fakat kurumlara koşulsuz bağlı değil.

Kimliğini önemsiyor fakat aynı anda çok sayıda kültürel dünyanın içinde yaşayabiliyor.

Ve kendisi hakkında karar verilirken yalnızca dinleyen tarafta kalmak istemiyor.

Belki Türk dünyasının gençlerini anlamak için de artık yalnızca “Gençlerimiz değerlerimizi ne kadar koruyor?”sorusunu sormaktan vazgeçmeliyiz.

Yanına daha zor bir soru koymalıyız:

“Biz onların kurmak istediği dünyayı ne kadar anlıyoruz?”

Çünkü gençliği yalnızca kültürün aktarılacağı bir sonraki kuşak olarak görmek eksik bir yaklaşımdır.

Gençler kültürü yalnız devralmazlar.

Onu değiştirirler.

Yeniden yorumlarlar.

Yeni anlamlar eklerler.

Bazen de kendilerine bırakılan dünyanın bazı parçalarını reddederler.

Yeni toplumsal hareketler sosyolojisinin bize öğrettiği en önemli şeylerden biri tam olarak budur: Yeni kuşaklar yalnız mevcut toplumun üyeleri değildir; gelecekteki toplumun kurucu aktörleridir.

Bu yüzden Fransa’daki lise kapılarının önünde yükselen sese uzaktan bakarken belki Türk dünyası için de kendimize şu soruyu sormalıyız:

2040’ın Türk dünyasını kuracak gençleri bugün gerçekten tanıyor muyuz?

Eğer cevabımızdan emin değilsek, Türk Dünyası Sosyolojisinin önünde araştırılması gereken çok önemli bir alan daha var demektir:

Yeni kuşakların sosyolojisi.