Yeni Bir Araştırma Alanı Olarak Türk Dünyası Sosyolojisi Üzerine

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

Bir önceki yazımda bir kavram önermiştim:

Türk Dünyası Sosyolojisi.

Aslında bu kavram üzerinde düşündükçe meselenin başlangıçta düşündüğümden daha geniş olduğunu fark ediyorum.

Çünkü Türk dünyası hakkında çok şey biliyoruz.

Tarihini biliyoruz.

Dillerini araştırıyoruz.

Devletler arasındaki ilişkileri takip ediyoruz.

Ekonomik göstergeleri karşılaştırıyoruz.

Enerji hatlarını, ulaşım koridorlarını, ticaret yollarını konuşuyoruz.

Ortak destanlarımızı, edebiyatımızı, müziğimizi ve tarihî şahsiyetlerimizi araştırıyoruz.

Fakat bütün bunların arasında yeterince sormadığımız başka bir soru var:

Türk dünyasının toplumlarını ne kadar tanıyoruz?

Devletleri değil.

Toplumları.

Bakü’de yaşayan genç nasıl bir dünya tasavvuruna sahip?

Astana’daki orta sınıfın gelecek beklentileri nelerdir?

Taşkent’teki üniversite öğrencisi İstanbul’u nasıl algılıyor?

Türkiye’deki bir genç Kazakistan, Kırgızistan veya Özbekistan hakkında gerçekte ne biliyor?

Azerbaycan’daki bir aile ile Türkiye’deki bir ailenin çocuklarından beklentileri hangi noktalarda benzeşiyor, hangi noktalarda ayrışıyor?

Kentleşme aileyi nasıl değiştiriyor?

Kadınların toplumsal konumu nasıl dönüşüyor?

Göç hangi yeni kimlikleri üretiyor?

Sosyal medya gençlerin kültürel referanslarını nasıl değiştiriyor?

Ortak tarih anlatıları yeni kuşaklarda ne kadar karşılık buluyor?

Birbirimize gerçekten güveniyor muyuz?

Ve en önemlisi:

Türk dünyasının insanları kendilerini yalnızca ortak bir geçmişin mirasçıları olarak mı, yoksa ortak bir geleceğin muhtemel aktörleri olarak da mı görüyor?

Bence artık bu soruları sistematik biçimde soracak bir sosyolojik araştırma alanını daha güçlü biçimde düşünmemiz gerekiyor.

Ben buna Türk Dünyası Sosyolojisi diyorum.

Coğrafyayı Biliyoruz, Toplumsal Haritayı Biliyor muyuz?

Haritaya baktığımızda Türk dünyasını görebiliyoruz.

Türkiye.

Azerbaycan.

Kazakistan.

Kırgızistan.

Özbekistan.

Türkmenistan.

Ve farklı devletlerin sınırları içerisinde yaşayan geniş Türk toplulukları.

Fakat sosyolojik harita siyasi haritadan farklıdır.

Siyasi harita bize sınırları gösterir.

Sosyolojik harita ise ilişkileri gösterir.

Birbirimize ne kadar yakın olduğumuzu…

Birbirimizi ne kadar tanıdığımızı…

Hangi değerleri paylaştığımızı…

Nerelerde farklılaştığımızı…

Birbirimize ne kadar güvendiğimizi…

Hangi sembollerin ortak anlam taşıdığını…

Gençlerin birbirlerini nasıl gördüğünü…

Kültürel ürünlerin hangi yönde dolaştığını…

Toplumlarımızın nasıl değiştiğini gösterir.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü iki devlet siyasi olarak birbirine çok yakın olabilir fakat toplumları birbirini yeterince tanımayabilir.

Tersine, devletler arasında dönemsel mesafeler bulunurken toplumlar arasında güçlü kültürel bağlar yaşayabilir.

Demek ki devletlerarası yakınlık ile toplumlararası yakınlık aynı şey değildir.

Türk Dünyası Sosyolojisinin ilk önermelerinden biri bence bu olmalıdır.

Erol Güngör Bugün Yaşasaydı Hangi Soruyu Sorardı?

Bu yeni yaklaşımı kurarken sıfırdan başlamıyoruz.

Önümüzde son derece güçlü bir Türk düşünce ve sosyoloji birikimi bulunuyor.

Bu birikimin benim açımdan en önemli isimlerinden biri Erol Güngör’dür.

Güngör’ün Türk Kültürü ve Milliyetçilik ile Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik eserlerini bugün yeniden okumak gerekir.

Çünkü Güngör’ün temel meselesi kültürü dondurmak değildi.

Tam tersine, kültürün değişirken nasıl süreklilik ürettiğinianlamaya çalışıyordu.

Onun açısından millet yalnızca siyasi bir kategori değildi. Tarih, kültür, toplumsal hafıza ve insanların ortak anlam dünyası içerisinde oluşan sosyal bir gerçeklikti.

Bu nedenle Erol Güngör’ü yalnızca milliyetçilik düşünürü olarak okumak eksik kalır.

O aynı zamanda güçlü bir kültür değişmesi sosyoloğu ve sosyal psikoloğudur.

Modernleşmenin toplum üzerindeki etkisini anlamaya çalışır.

Teknolojinin kültürü nasıl değiştirdiğini sorar.

Tarih şuurunu önemser.

Millî karakter tartışmalarını ele alır.

Kültürel değişmenin hangi şartlarda toplumsal bunalıma dönüşebileceğini düşünür.

Bugün Güngör’ün önüne bir akıllı telefon koyabilseydik sanırım ilgisini çekecek şey cihazın teknolojisi kadar, o cihazın insanın anlam dünyasını nasıl değiştirdiği olurdu.

Çünkü bugün kültür değişmesinin hızı Güngör’ün döneminden çok farklı.

Bir Kazak genci başka bir kültürle karşılaşmak için ülkesinden ayrılmak zorunda değil.

Bir Azerbaycan genci yabancı bir kültürel ürünle karşılaşmak için Bakü’den Londra’ya gitmek zorunda değil.

Bir Türk genci başka bir toplumun hayat tarzını öğrenmek için seyahat etmek zorunda değil.

Ekranını açması yeterli.

Kültür artık yalnız toplumdan topluma geçmiyor.

Algoritmadan bireye de geçiyor.

Bu nedenle Güngör’ün kültür değişmesi sorusunu bugün yeniden sormalıyız.

Ama yeni şartlarda.

Mümtaz Turhan’dan Erol Güngör’e: Değişirken Nasıl Kendimiz Kalırız?

Erol Güngör’ü anlamak için hocası Mümtaz Turhan’a gitmek gerekir.

Turhan’ın Kültür Değişmeleri: Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik adlı eseri Türk sosyal bilimlerinin kültür değişmesi üzerine önemli çalışmalarından biridir.

Turhan’ın temel katkılarından biri kültür değişmesini ahlaki bir yakınmanın ötesine taşımasıdır.

“Toplum değişiyor, değerler bozuluyor” demek kolaydır.

Bilim insanının görevi ise bundan sonra başlar:

Nasıl değişiyor?

Neden değişiyor?

Hangi unsurlar değişiyor?

Hangileri direniyor?

Değişmenin toplumsal sonuçları nelerdir?

Turhan’ın kültür değişmesi üzerine çalışmasının sosyal psikoloji ve sosyal değişme ekseninde kurulmuş olması bu bakımdan önemlidir.

Güngör bu çizgiyi devam ettirdi.

Bugün ise bu soruyu daha geniş bir coğrafyaya taşımamız gerekiyor.

Türkiye nasıl değişiyor?

Azerbaycan nasıl değişiyor?

Kazakistan nasıl değişiyor?

Özbekistan nasıl değişiyor?

Kırgızistan nasıl değişiyor?

Ve daha ilginç soru:

Bu toplumlar değişirken birbirlerine yaklaşıyorlar mı, yoksa küresel kültürel akımlar içerisinde farklı yönlere mi hareket ediyorlar?

Türk Dünyası Sosyolojisinin önemli araştırma alanlarından biri tam olarak bu olmalıdır.

Gökalp’in Hars ve Medeniyet Ayrımından Dijital Kültüre

Bu düşünsel çizginin daha gerisinde elbette Ziya Gökalp vardır.

Gökalp’in hars ile medeniyet arasında yaptığı meşhur ayrım bugün bütün unsurlarıyla kabul edilmek zorunda değildir; nitekim sonraki sosyoloji literatürü bu ayrımın teorik sınırlarını ve gerilimlerini de tartışmıştır.

Fakat Gökalp’in sorduğu soru hâlâ son derece günceldir:

Bir toplum modernleşirken kendisi olarak nasıl kalabilir?

Bir asır önce bu soru Batı medeniyeti karşısında soruluyordu.

Bugün ise çok daha karmaşık biçimde karşımızda.

Çünkü artık tek bir kültürel merkez yok.

Hollywood var.

Netflix var.

TikTok var.

YouTube var.

K-pop var.

Küresel oyun kültürü var.

Dijital platformlar var.

Yapay zekâ var.

Algoritmik öneri sistemleri var.

Dolayısıyla bugün kültürel değişme yalnızca “Batılılaşma” kavramıyla açıklanamaz.

Karşımızda çok merkezli ve son derece hızlı bir küresel kültürel dolaşım bulunuyor.

Bu yüzden Gökalp’in sorusunu 21. yüzyılın diline çevirmeliyiz:

Küresel dijital kültür içerisinde yer alırken kendi kültürel anlamlarımızı üretmeye devam edebilecek miyiz?

Türk Dünyası Sosyolojisinin ikinci büyük meselesi bence burada ortaya çıkar.

Hilmi Ziya Ülken: Milleti Tek Bir Unsura İndirmemek

Burada Hilmi Ziya Ülken’i de hatırlamak gerekir.

Ülken’in millet anlayışının önemli taraflarından biri, milleti tek bir nedene indirgemeye karşı çıkmasıdır.

Milleti yalnız ırkla açıklamak yetersizdir.

Yalnız dille açıklamak yetersizdir.

Yalnız ekonomiyle açıklamak yetersizdir.

Yalnız coğrafyayla açıklamak da yetersizdir.

Ülken açısından millet; tarih şuuru, değerler, kültür ve toplumsal hayatın farklı unsurlarının bir araya geldiği karmaşık bir sosyal oluşumdur.

Bu yaklaşım Türk Dünyası Sosyolojisi açısından çok değerlidir.

Çünkü bizim de yapmamamız gereken ilk hata Türk dünyasını tek bir değişkene indirgemektir.

Dil birliğimiz var, öyleyse sosyolojik olarak da birizdiyemeyiz.

Ortak tarihimiz var, öyleyse aynı toplumuz diyemeyiz.

Kültürel benzerliklerimiz var, dolayısıyla aynı şekilde düşünüyoruz diyemeyiz.

Sosyoloji tam tersine farklılıkları da araştırmalıdır.

Çünkü Türk dünyasının gerçek gücü ancak farklılıklarını bildiğinde anlaşılabilir.

Türk Dünyası Sosyolojisi Ne Değildir?

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Türk Dünyası Sosyolojisi bir kardeşlik ispatlama bilimiolmamalıdır.

Sonucu baştan belli bir araştırmanın bilimsel değeri olmaz.

Araştırmaya:

“Türk toplumları birbirine çok yakındır, bunu kanıtlayalım.”

diye başlanamaz.

Doğru soru şudur:

Türk toplumları birbirlerine hangi alanlarda ne kadar yakındır?

Belki bazı alanlarda çok yakınız.

Bazı alanlarda düşündüğümüzden uzağız.

Belki Türkiye ile Azerbaycan arasındaki toplumsal yakınlık çok güçlüdür fakat bazı konularda önemli farklılıklar vardır.

Belki Orta Asya toplumlarının birbirleriyle ilişkileri bizim dışarıdan düşündüğümüzden farklıdır.

Belki gençlerin Türk dünyası algısı yetişkin kuşaklardan çok farklıdır.

Bunların hiçbirinden korkmamak gerekir.

Çünkü bilim bize duymak istediğimizi değil, olanıgöstermelidir.

Türk Dünyası Sosyolojisinin entelektüel itibarı da tam burada kurulacaktır.

Romantik Türk Dünyasından Sosyolojik Türk Dünyasına

Bu nedenle başka bir ayrım öneriyorum.

Romantik yakınlık ile sosyolojik yakınlık arasında ayrım yapmalıyız.

Romantik yakınlık:

“Kardeşiz.”

demektir.

Sosyolojik yakınlık ise:

“Birbirimizi ne kadar tanıyoruz?”

diye sorar.

Romantik yakınlık:

“Ortak tarihimiz var.”

der.

Sosyolojik yakınlık:

“Bu tarih genç kuşakların hafızasında ne kadar yaşıyor?”

diye sorar.

Romantik yakınlık:

“Aynı kültürden geliyoruz.”

der.

Sosyolojik yakınlık:

“Gündelik hayatlarımız gerçekten ne kadar benziyor?”

diye sorar.

Romantik yakınlık:

“Birbirimize güveniriz.”

der.

Sosyolojik yakınlık:

“Kim kime, hangi konuda ve ne ölçüde güveniyor?”

diye sorar.

Birincisine ihtiyacımız yok demiyorum.

Toplumların duygulara, sembollere ve ortak hatıralara ihtiyacı vardır.

Ama 21. yüzyılda Türk dünyasının romantik yakınlığını sosyolojik bilgiye dönüştürmemiz gerekiyor.

Türk Dünyası Sosyolojisinin Temel Kavramı: İlişkisel Yakınlık

Burada yeni yaklaşımın merkezine bir kavram yerleştirmeyi öneriyorum:

İlişkisel yakınlık.

Bir toplum diğerine tarihsel olarak yakın olabilir fakat güncel ilişkileri zayıf olabilir.

Dilsel olarak yakın olabilir fakat gençleri birbirleriyle çok az temas ediyor olabilir.

Siyasi olarak yakın olabilir fakat ekonomik ağları sınırlı olabilir.

Kültürel olarak yakın olabilir fakat birbirlerinin çağdaş edebiyatını tanımıyor olabilir.

Dolayısıyla yakınlığı tek boyutlu düşünemeyiz.

Türk Dünyası Sosyolojisi yakınlığı en azından kültürel, toplumsal, kurumsal, ekonomik, dijital, kuşaksal ve duygusal ilişkiler üzerinden birlikte okumalıdır.

Bu bize yeni bir soru sordurur:

Birbirimize ne kadar benziyoruz?

yerine:

Birbirimizle ne kadar ilişki kuruyoruz?

Bu küçük görünen değişiklik aslında paradigmayı değiştirir.

Çünkü sosyolojinin konusu benzerlikten çok ilişkidir.

Ortak Hafıza Ama Kimin Hafızası?

Maurice Halbwachs’ın kolektif hafıza yaklaşımı burada bize başka bir kapı açar.

Toplumlar geçmişi yalnızca hatırlamazlar.

Geçmişi bugünün ihtiyaçları içerisinde yeniden anlamlandırırlar.

Dolayısıyla “ortak tarihimiz var” cümlesinin arkasından hemen başka bir soru gelmelidir:

Ortak hafızamız var mı?

İkisi aynı değildir.

Bir olay tarihsel olarak yaşanmış olabilir.

Ama Türkiye’de başka, Azerbaycan’da başka, Kazakistan’da başka biçimde hatırlanabilir.

Üstelik kuşaklar arasında da değişebilir.

Dedelerin hatırladığı Türk dünyası ile torunların hayal ettiği Türk dünyası aynı olmayabilir.

Bu nedenle Türk Dünyası Sosyolojisi yalnızca tarih kitaplarına bakmamalıdır.

Aile anlatılarına bakmalıdır.

Filmlere.

Dizilere.

Şarkılara.

Sosyal medyaya.

Anma törenlerine.

Okul kitaplarına.

Müzelere.

Sembollere.

Meydanlara.

Gençlerin kullandığı dile.

Çünkü toplumların hafızası yalnız arşivlerde yaşamaz.

Gündelik hayatın içinde dolaşır.

Benedict Anderson’dan Bir Adım Daha İleri: Hayal Edilmiş Gelecek

Benedict Anderson milletleri “hayal edilmiş cemaatler” olarak düşünmüştü.

Bir milletin milyonlarca üyesi birbirini hiçbir zaman tanımaz.

Ama yine de kendilerini aynı topluluğun parçası olarak tahayyül ederler.

Türk dünyası açısından bu düşünceyi biraz daha ileri taşımayı öneriyorum.

Bizim yalnızca hayal edilmiş toplulukları değil, hayal edilmiş gelecekleri de araştırmamız gerekiyor.

Çünkü asıl soru şudur:

Türkiye’deki bir genç kendi geleceğini Bakü ile ilişkilendiriyor mu?

Azerbaycan’daki bir genç Astana’yı kendi imkân coğrafyasının parçası olarak görüyor mu?

Özbekistan’daki bir öğrenci İstanbul’da okumayı, Kazakistan’daki bir girişimci Bakü’de şirket kurmayı doğal bir ihtimal olarak düşünüyor mu?

Türk dünyasının şehirleri gençlerin zihninde birbirine bağlı bir gelecek coğrafyası oluşturuyor mu?

İşte ortak geçmiş ile ortak gelecek arasındaki fark burada ortaya çıkar.

Geçmiş bizi birbirimize akraba yapabilir.

Gelecek ise ancak birbirimizi kendi hayat ihtimallerimizin içine yerleştirdiğimizde bizi toplumsal olarak yakınlaştırır.

Bourdieu: Kültürel Sermayeyi Sosyal Sermayeye Dönüştürmek

Pierre Bourdieu’nün kavramları burada özellikle kullanışlıdır.

Türk dünyasının muazzam bir kültürel sermayesi vardır.

Dil.

Edebiyat.

Müzik.

Destan.

Tarih.

Sembol.

Gelenek.

Mutfak.

Sanat.

Ortak veya kesişen tarihsel hafızalar.

Fakat sosyolojik açıdan önemli soru şudur:

Bu kültürel sermaye sosyal sermayeye dönüşüyor mu?

Birbirimizi tanıyor muyuz?

Aramızda sürdürülebilir ağlar oluşuyor mu?

Akademisyenler birlikte araştırma yapıyor mu?

Öğrenciler hareket ediyor mu?

Girişimciler birbirlerini buluyor mu?

Sanatçılar ortak üretim yapıyor mu?

Gençler arasında kalıcı ilişkiler kuruluyor mu?

Robert Putnam’ın sosyal sermaye tartışmasını da buraya eklediğimizde mesele daha netleşir.

Ortak sembollere sahip olmak önemlidir.

Ama toplumları gerçekten birbirine bağlayan şey güven, ağlar ve karşılıklılık ilişkileridir.

Dolayısıyla Türk Dünyası Sosyolojisinin büyük meselelerinden biri şu olmalıdır:

Kültürel sermayeyi sosyal sermayeye nasıl dönüştürüyoruz?

Yeni Bir Kavram: Algoritmik Coğrafya

Fakat klasik sosyoloji bize tek başına yetmeyecek.

Çünkü Gökalp’in, Turhan’ın ve hatta Güngör’ün yaşadığı dünyada olmayan bir toplumsal yapı bugün hayatımızın merkezinde:

Algoritmalar.

Bu nedenle Türk Dünyası Sosyolojisinin yeni kavramlar üretmesi gerekiyor.

Bunlardan birini daha önce önermiştim:

Algoritmik coğrafya.

Siyasi coğrafya bize hangi devletlerin komşu olduğunu gösterir.

Algoritmik coğrafya ise hangi toplumların birbirlerinin ekranlarında komşu olduğunu gösterir.

Bu ayrım gelecekte çok önemli olacaktır.

Bir Bakülü genç fiziksel olarak İstanbul’a yakın olabilir ama dijital hayatında Seul’e daha yakın yaşayabilir.

Bir İstanbul genci Kazakistan hakkında çok az içerik görürken Kaliforniya’daki gündelik hayat hakkında saatlerce içerik tüketebilir.

O zaman garip bir durum ortaya çıkar:

Coğrafi olarak yakın toplumlar, algoritmik olarak uzaklaşabilir.

Bu nedenle Türk Dünyası Sosyolojisi artık yalnız sınırları, göçleri ve şehirleri değil; dijital akışlarıda araştırmalıdır.

Kim kimi izliyor?

Hangi müzik nerede dinleniyor?

Hangi diziler sınırları geçiyor?

Hangi düşünceler dolaşıyor?

Hangi sosyal medya fenomenleri ortaklaşıyor?

Hangi kelimeler gençler arasında yayılıyor?

Türk dünyasının dijital kamusal alanı oluşuyor mu?

Bunlar artık kültür sosyolojisinin temel sorularıdır.

Türk Dünyası Sosyolojisinin Laboratuvarı Gençlik Olmalıdır

Buradan gençlere geliyoruz.

Bence Türk Dünyası Sosyolojisinin en önemli araştırma alanlarından biri gençlik olmalıdır.

Çünkü kültürel değişmenin hızını en açık gençlerde görebiliriz.

Bugün 18 yaşındaki bir genç 2040 yılında 32 yaşında olacak.

Öğretmen olacak.

Akademisyen olacak.

Mühendis olacak.

Sanatçı olacak.

Girişimci olacak.

Yönetici olacak.

Anne veya baba olacak.

Dolayısıyla 2040’ın Türk dünyasını bugünkü gençlerin birbirlerine ilişkin zihinsel haritalarışekillendirecek.

Onlara “Türk dünyası nedir?” diye sormalıyız.

Ama yalnız bunu değil.

Hangi Türk devletinde okumak istersin?

Hangisinde çalışabilirsin?

Hangi şehirlerini biliyorsun?

Hangi sanatçılarını takip ediyorsun?

Hangi yazarlarını okudun?

Orada yaşayan insanlara ne kadar güveniyorsun?

Orada kendini yabancı hisseder misin?

Ortak geleceğin mümkün olduğunu düşünüyor musun?

İşte Türk dünyasının geleceğini bu cevapların içerisinde aramak gerekir.

Anlam Güvenliği: Aynı Düşünmek Değil, Aynı Dünyada Kalabilmek

Türk Dünyası Sosyolojisinin üzerinde durması gereken bir başka kavramın anlam güvenliğiolduğunu düşünüyorum.

Bunun yanlış anlaşılmaması gerekir.

Anlam güvenliği herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir.

Aynı ideolojiye sahip olmak değildir.

Tek tip insan üretmek hiç değildir.

Tam tersine.

Farklı düşünebildiğimiz hâlde birbirimizi aynı toplumsal dünyanın meşru üyeleri olarak görmeye devam edebilme kapasitesidir.

Bu nedenle Türk dünyası için aradığımız şey kültürel homojenlik olmamalıdır.

Türkiye’nin Azerbaycan’a benzemesi gerekmiyor.

Azerbaycan’ın Kazakistan’a…

Kazakistan’ın Özbekistan’a…

Özbekistan’ın Kırgızistan’a benzemesi gerekmiyor.

Her toplumun kendi tarihsel tecrübesi, kurumları, gündelik hayatı ve modernleşme biçimi vardır.

Ama farklılıklarımızın üzerinde bir müşterek anlam alanıoluşturabiliriz.

Bunu daha önce başka bir ifadeyle anlatmıştım:

Tek ses değil, ortak ahenk.

Türk Dünyası Sosyolojisinin söylemsel ilkelerinden biri bu olmalıdır.

Bu Yeni Alan Nasıl Araştırma Yapacak?

Türk Dünyası Sosyolojisi yalnız teorik denemeler üreten bir alan olarak kalmamalıdır.

Ampirik olmalıdır.

Karşılaştırmalı olmalıdır.

Kuşaklar arası olmalıdır.

Disiplinler arası olmalıdır.

Ve en önemlisi uzun dönemli araştırmalar üretmelidir.

Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve diğer Türk topluluklarında aynı soruların sorulduğu karşılaştırmalı araştırmalar yapılabilir.

Aidiyet ölçülebilir.

Toplumlararası güven araştırılabilir.

Ortak tarih bilgisi incelenebilir.

Gençlerin gelecek tahayyülleri karşılaştırılabilir.

Öğrenci hareketliliği ve akademik ağlar haritalanabilir.

Dijital kültürel dolaşım analiz edilebilir.

Ortak sembollerin farklı kuşaklarda taşıdığı anlam araştırılabilir.

Göç ağları, kentleşme, aile dönüşümü, kadınların toplumsal konumu, din, sekülerleşme, eğitim, sınıf yapıları, yeni orta sınıflar, tüketim, kültür endüstrileri ve yapay zekânın gündelik hayata girişi karşılaştırmalı olarak incelenebilir.

Böylece Türk dünyasını yalnızca tarihsel olarak değil, yaşayan bir toplumsal gerçeklik olarakanlamaya başlayabiliriz.

Kendi Kavramlarımızı da Üretmeliyiz

Burada belki en önemli akademik meseleye geliyoruz.

Türk Dünyası Sosyolojisi yalnızca Batı sosyolojisinin kavramlarını Türk toplumlarına uygulayan bir alan olmamalıdır.

Durkheim’ı okuyacağız.

Weber’i okuyacağız.

Simmel’i okuyacağız.

Bourdieu’yü, Giddens’ı, Bauman’ı, Castells’i, Anderson’ı, Halbwachs’ı okuyacağız.

Elbette.

Sosyoloji evrensel bir bilimsel birikimdir.

Ama Gökalp’i de okuyacağız.

Mümtaz Turhan’ı da.

Hilmi Ziya Ülken’i de.

Erol Güngör’ü de.

Ve yalnız Türkiye’deki düşünce geleneğini değil; Azerbaycan’ın, Kazakistan’ın, Kırgızistan’ın, Özbekistan’ın ve Türk dünyasının diğer düşünce geleneklerini de birbirine açacağız.

Fakat asıl mesele bundan sonra başlayacak.

Kendi toplumsal gerçekliğimizden yeni kavramlar üretebilecek miyiz?

Algoritmik coğrafya bunlardan biri olabilir.

İlişkisel yakınlık başka biri.

Anlam güvenliği başka biri.

Sosyolojik koridor başka biri.

Hayal edilmiş gelecek başka biri.

Ortak gelecek kapasitesi başka biri.

Çünkü bir bilim alanının olgunlaştığının en önemli göstergelerinden biri yalnızca veri üretmesi değildir.

Kavram üretebilmesidir.

Türk Dünyası Sosyolojisi Bir İdeoloji Değil, Araştırma Programı Olmalıdır

Bu noktanın özellikle altını çizmek istiyorum.

Türk Dünyası Sosyolojisinin akademik itibarı, elde edeceği sonuçlardan önce sorularının açıklığına ve yönteminin dürüstlüğüne bağlı olacaktır.

Bu alanın görevi belirli bir siyasi tezi doğrulamak olmamalıdır.

Devlet politikalarının akademik tercümesi de olmamalıdır.

Romantik tarih anlatısının sosyolojik biçimi hiç olmamalıdır.

Türk dünyasının güçlü yanlarını araştırdığı kadar zayıf bağlarını da araştırmalıdır.

Ortaklıkları kadar farklılıkları da.

Dayanışmayı kadar rekabeti de.

Güveni kadar güvensizliği de.

Yakınlaşmayı kadar uzaklaşmayı da.

Çünkü ancak o zaman gerçekten bilim olur.

Ve tam da bu nedenle Türk Dünyası Sosyolojisi, Türk dünyasının ortak aklına çok büyük katkı sağlayabilir.

Çünkü ortak akıl aynı şeyi düşünmek değildir.

Aynı mesele hakkında birlikte düşünebilmektir.

Bakü’den Başlayabilecek Bir Entelektüel Çağrı

Belki de böyle bir tartışmanın Azerbaycan’da yapılmasının ayrıca anlamı vardır.

Çünkü Azerbaycan, Anadolu ile Orta Asya arasında yalnızca coğrafi bir geçiş noktası değildir.

Dil, tarih, kültür, enerji, ulaşım, eğitim ve insan hareketliliğinin kesiştiği bir toplumsal temas alanıdır.

Bu nedenle Bakü yalnızca Türk dünyasının buluştuğu şehirlerden biri değil, Türk dünyasının kendisi hakkında düşünmeye başladığı entelektüel merkezlerden biri olabilir.

Hayal ettiğim şey yeni bir bölüm adı koymaktan ibaret değil.

Bir düşünce ağı.

Bakü’deki sosyolog İstanbul’daki sosyologla konuşacak.

Astana’daki araştırmacı Taşkent’teki araştırmacıyla aynı veri seti üzerinde çalışacak.

Bişkek’teki gençlik araştırması Türkiye’deki gençlik araştırmasıyla karşılaştırılacak.

Ortak doktora tezleri yapılacak.

Karşılaştırmalı saha araştırmaları gerçekleştirilecek.

Düzenli bir Türk Dünyası Sosyolojisi Kongresi toplanacak.

Bir Türk Dünyası Toplumsal Araştırmalar Ağı kurulacak.

Ve belki zamanla ortak bir akademik dergi ortaya çıkacak.

Ama bunların öncesinde daha önemli bir şey gerekiyor:

Ortak soru sorma iradesi.

Yeni Bir Sosyolojik İmgelem

C. Wright Mills sosyolojik imgelemi insanın kendi biyografisiyle tarihin büyük dönüşümleri arasındaki ilişkiyi görebilme yeteneği olarak düşünüyordu.

Belki şimdi Türk dünyası için benzer bir imgeleme ihtiyacımız var.

Bir Bakülü gencin telefon ekranıyla küreselleşme arasındaki ilişkiyi görmek.

Taşkent’teki aile dönüşümüyle modernleşme arasındaki bağı kurmak.

Astana’daki yeni orta sınıflarla ekonomik dönüşümü birlikte okumak.

İstanbul’daki kültürel değişimle dijital kapitalizm arasındaki ilişkiyi anlamak.

Bişkek’teki göç hikâyesini küresel emek hareketleriyle birlikte değerlendirmek.

Ve bütün bunların üzerinde Türk dünyasının ortaklıklarının, farklılıklarının ve gelecek ihtimallerinin nasıl şekillendiğini araştırmak.

Türk Dünyası Sosyolojisi tam olarak böyle bir sosyolojik imgelem olabilir.

Geçmişi reddetmeden bugünü araştıran…

Ortaklığı romantikleştirmeden yakınlığı ölçen…

Farklılıklardan korkmadan müşterekleri arayan…

Batı sosyolojisini reddetmeden kendi kavramlarını üreten…

Devletleri ihmal etmeden toplumları merkeze alan…

Jeopolitiğin yanına gündelik hayatı koyan…

Koridorların yanına insanı…

Kurumların yanına güveni…

Tarihin yanına gençliği…

Hafızanın yanına geleceği koyan bir sosyoloji.

Son Söz: Artık Birbirimizi Araştırmanın Zamanı

Belki bir asır önce Gökalp’in temel sorusu şuydu:

Modernleşirken nasıl kendimiz olarak kalacağız?

Mümtaz Turhan’ın sorusu buna başka bir boyut ekledi:

Kültür nasıl değişir?

Erol Güngör ise meseleyi tarih şuuru, millî kültür, modernleşme ve toplumsal değişmenin kesiştiği daha geniş bir zeminde tartıştı.

Bugün onların düşünce çizgisinden hareketle fakat onların yaşamadığı bir dünyanın içinde yeni sorular sormamız gerekiyor:

Küreselleşirken birbirimizi kaybedecek miyiz?

Dijitalleşirken ortak hafızamız yaşayacak mı?

Algoritmalar çağında kültürel özne olarak kalabilecek miyiz?

Devletlerimiz birbirine yaklaşırken toplumlarımız da birbirine yaklaşacak mı?

Ve ortak geçmişimizi ortak gelecek kapasitesine dönüştürebilecek miyiz?

Türk Dünyası Sosyolojisi bu sorulara önceden hazırlanmış cevaplar vermemelidir.

Zaten onu değerli kılacak olan cevapları değil, soruları olacaktır.

Birbirimizi gerçekten tanıyor muyuz?

Birbirimizi ne kadar anlıyoruz?

Birbirimize ne kadar güveniyoruz?

Birbirimizin kitaplarını okuyor, filmlerini izliyor, şehirlerini merak ediyor muyuz?

Gençlerimiz birbirlerinin dünyasında ne kadar yer alıyor?

Hangi değerlerimiz yaşamaya devam ediyor?

Hangileri sessizce kayboluyor?

Hangileri yeni biçimler kazanıyor?

Ve yüzümüzü geleceğe çevirdiğimizde birbirimizi orada görebiliyor muyuz?

Bunları araştırmaya başladığımız gün Türk dünyası üzerine konuşmanın da niteliği değişecektir.

Çünkü o zaman yalnızca “Biz kimiz?” diye sormayacağız.

“Biz nasıl değişiyoruz?”

“Birbirimizi nasıl etkiliyoruz?”

“Birlikte ne üretebiliriz?”

ve nihayet:

“Nasıl bir geleceği birlikte tahayyül edebiliriz?”

diye soracağız.

Belki de Türk Dünyası Sosyolojisinin kurucu cümlesi şimdilik şu olabilir:

Türk dünyasını yalnızca ortak geçmişimizin coğrafyası olarak değil, birlikte araştırılması ve birlikte düşünülmesi gereken yaşayan bir toplumsal dünya olarak görmek.

Bundan sonra yapılması gereken onu anlatmak değil yalnızca.

Araştırmak.

Karşılaştırmak.

Ölçmek.

Tartışmak.

Kavramlaştırmak.

Ve her şeyden önemlisi, birbirimiz hakkında değil, birbirimizle birlikte bilgi üretmek.

Çünkü Türk dünyasının ortak bir hafızası zaten var.

Şimdi ihtiyacımız olan şey,

ortak bir sosyolojik imgelem.