Ayaz Arabacı – Bakü

Yüzyılların hafızasında yaşayan pek çok görkemli eser vardır. Hem güzel, hem tarihe meydan okuyan, hem de insanı hayrete düşüren…

İşte bu eserlerden biri de İstanbul’un kalbinde, yüzyılların nefesini duvarlarında yaşatan Ayasofya’dır.Ayasofya, İstanbul’un simgelerinden biri olmasının yanı sıra Doğu ile Batı’nın, Hristiyanlık ile İslam’ın, Bizans ile Osmanlı dünyasının kesiştiği nadir mekânlardan biridir.

Ayasofya’yı ziyaret ederken tarihî kaynakları biraz araştırdım ve hakkında bazı bilgiler edindim.

Ayasofya’nın bugünkü görkemli yapısı, İmparator I. Justinianus döneminde inşa edilmiş ve 537 yılında ibadete açılmıştır. Mimarlar Anthemius ve Isidoros tarafından tasarlanan bu muhteşem yapı, kendi dönemi açısından olağanüstü bir mühendislik başarısıydı. Devasa kubbesi, sanki taşların üzerinde değil de gökyüzünde asılı duruyormuş izlenimi veriyordu.

Ayasofya’nın tarihinde 1453 yılı ise ayrı bir yere sahiptir. İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesinin ardından yapı camiye dönüştürüldü. Sonraki yüzyıllarda çevresine minareler, medrese ve farklı mimari unsurlar eklendi. Böylece Ayasofya’nın görünümünde Bizans ve Osmanlı mimari gelenekleri iç içe geçti.

Bilgi olarak şunu da ekleyeyim: Ayasofya’nın ziyaret bölümüne giriş ücretli ve bizim paramızla yaklaşık 50 manat civarında.Duvarlarda Hristiyanlık döneminden kalan mozaikler, İslam dönemine ait hat sanatı örnekleri ve devasa yuvarlak levhalar yan yana bulunuyor. Sanki farklı yüzyıllar burada birbirine düşman değil, aynı hafızanın farklı sayfaları olarak yaşamaya devam ediyor.

Ayasofya’nın kubbesi, insanı en çok hayrete düşüren özelliklerinden biri. Aşağıdan baktığınızda onun ihtişamı, insana zamanın karşısında ne kadar küçük olduğunu hissettiriyor. Belki de mimarların yarattığı en büyük mucize yalnızca taşları ve sütunları bir araya getirmek değil, yüzyıllar sonra bile insanda aynı hayranlık duygusunu uyandırabilmekti.

Ayasofya yalnızca İstanbul’un değil, bütün insanlığın kültürel mirasının önemli parçalarından biridir. Onun hikâyesi; imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü, dinlerin ve kültürlerin birbiriyle etkileşimini, şehirlerin ve insanların değişimini kendi bünyesinde yansıtır.

Bugün Ayasofya’nın karşısında dururken aklıma ilginç bir düşünce geldi:İstanbul değişmiş, imparatorluklar değişmiş, insanlar değişmiş; ama Ayasofya hâlâ orada duruyor.Ayasofya benim için yalnızca tarihî bir yapı değil. O, zamanın susarak konuştuğu bir kitaptır. Her sütunu bir yüzyıl, her mozaiği bir hatıra, her taşının üzerindeki iz ise geçmişten bugüne ulaşan bir sestir.Ve insan onun karşısında durduğunda anlıyor ki tarih yalnızca kitaplarda yazılmaz.

Bazen tarih karşında durur, sana bakar ve seni yüzyılların içinden geçirerek bugüne getirir.

Ayasofya, işte böyle bir tarihtir.