Eluca Atalı: Din kutsallığa çağrıdır; siyaset ise ahlaksızlık ve menfaattir. Bu ikisi bir araya geldiğinde eklektisizm doğar.

(Eluca Atalı ile röportajı Könül İslamzade hazırladı)

Hakkında bahsettiğimiz ”İran Hizbullah zindanında” kitabı 2023 yılının Şubat ayında gün yüzü gördü. Kısa sürede süreli basın ve sosyal çevre eser hakkında incelemeler ve makalelerle doldu. Açıkça itiraf edeyim, Dostoyevski’nin eserlerini okurken aldığım izlenimi ben sizin bu eserinizden aldım; siz de onun gibi hayatın dibine inip oradaki lağım kokulu alemi okuyucuya sunuyorsunuz.

Kitabın isminden başlayalım; Azerbaycan baskısından hemen sonra Türkiye’de Türkiye Türkçesine uyarlandı. Peki, neden adı değiştirildi?

Adı değiştirilmedi hayır, adında kısaltma yapıldı. Kitabın basılması için 15’ten fazla yayınevine başvurdum; metni istisnasız hepsi çok beğendi ama korku, başlarının üzerinde bir kabus gibi dolaştı. Bazı yayıncılar telefon açıp saatlerce konuyu benimle tartışarak hayranlıklarını belirttiler, fakat kimse basmaya cesaret edemiyordu. 2023’ün Ekim ayında İstanbul’daki yayınevlerinin birinden telefon gelip, bir hafta sonra kitabın dağıtıma gireceğini söyleyerek sözleşmeyle ilgili bir görüşmemiz oldu. Tam da o hafta Hamas İsrail’e saldırdığından, editör basımı durdurup biraz beklemek gerektiğini söyledi. Ben ”beklemeyi” acizlik saydım!!! Binlerce insanın kaderini kendi satırlarında canlandıran ve asılanların, kesilenlerin ardı arkası kesilmeyen bir dönemde nasıl beklenebilir? Üstelik Hamas’ı İran finanse ettiği halde geri çekilmek acizlik değil midir? İstanbul’daki ”Çınaraltı” yayınevi cesur bir adım attı; fakat bir şartla, kitabın adında kısaltma yapmak mecburiyetinde olduklarını bildirdiler. Uzlaşmak zorunda kaldım, çünkü Hizbullah’tan korkuyorlardı. O Hizbullah’tan ki, kurucusunu, liderini yerin 30 metre altındaki derinlikte vurup öldürdüler.

Kanlı Orkestra” kitabında yer alan Fatma’nın Günlüğü 114 günden oluşuyor. Birçok eleştirmen, bunu kasıtlı olarak Kur’an’ın 114 suresiyle eşleştirdiğinizi iddia ediyor. Doğru mu?

Reddediyorum. Tamamen tesadüftür. İtiraf edeyim, kitap İngilizceye çevrilirken düzeltmen günlerde bir karışıklık yapmıştı. İngilizce mütercimiyle günleri netleştirdiğimizde, aslında 122 gün olduğu ortaya çıktı. İngilizce versiyondaki günlerin sayısını daha doğru buluyorum. Umarım bununla da şüpheler son bulur.

Romanın yazılmasının 12 yıl sürdüğünü belirtiyorsunuz. Bu yıllar içinde usanıp, yorulduğunuz anlar oldu mu?

Konudan yorulmuyordum ama canımı sıkan işin uzamasıydı. Kitaptan bazen hikayeler yayımlattığımda okuyucular şöyle yazıyorlardı: “Bu kitabı bütünüyle okumak istiyorum.” Diyordum ki: “Kendim de arzusundayım bütünüyle okumanın…” Köklü eserler her zaman geç tamamlanır. Hem de bu eser milli, kaderimizi ilgilendiren derdimizden bahsettiği için eldeki verileri kurguya dökerken dikkatli olmaya çalışıyordum. Aslında amacım tek bir kitap yazmaktı, o da zindandaki kadınların meşakkati. Hangi sebeple onlar zindana düşüyorlar? Neden böyle olmalı? – gibi soruları açıklığa kavuştururken Humeyni’nin kimliğini, devrimi kimlerin yaptığını, ne amaçla yapıldığını – yani bu gizemli soruları da cevaplandırmak zorunda kaldım. Zindan hadisesinin kökeninde “Humeynicilik” (humeynizm) izminin durduğunu yazma sorumluluğunu önüme koydum. İran Humeynicilikle yönetiliyor, dinle değil. Kimileri İran’da dini bir yönetim olduğunu, toplumun dinle yönetildiğini düşünüyorlarsa yanılıyorlar. İran’daki ideoloji Humeyniciliktir. Bir konuya dikkat edelim: Din kutsallığa çağrıdır, siyaset ise ahlaksızlık ve menfaat. Dini devlet sizce hangi mantığa sığar? Zıtlıkların birliği hiç olur mu? İran’da yaşanan tüm olaylar, mantıksız temelin sarsılmasıdır. Aslına bakılırsa, Humeynicilik ideolojisi sadece İran’ı değil, bütün Doğu’yu mahvetti. Nedir Humeynicilik? Bu çok iğrenç bir ideolojidir, dikkat edin! Humeyni diyor ki: “Bilim insanlarını iş başından alıp, yerine iman adamlarını koymak gerekir. Onlar cahil olsalar bile İslam devrimine sadık kalacaklardır, çünkü fanatiktirler.” Buyurun; cahil yığını, fanatik, devrime sadık, kör inatçılar! Siyasetin alfabesini bile bilmiyorlar…

Peki Humeyni’yi iş başına kim getirdi? Sadece Humeyni’yi değil, son yüz yılda İran’ın yöneticilerini Amerika ve Batı tayin ediyor. Molla beyni devrim yapmaya muktedir değildir, çünkü onlar ellerinde tespih tutup zikir çekerler. Zikir tekrardan ibarettir. Devrim ise eskiyi yıkıp dağıtmayı, yeniyi inşa etmeyi gerektirir. Buna beyin lazımdır, o da molla zihniyetlilerde yoktur. İran’daki yönetimin tayin edilme yöntemiyle iş başına gelmesine, yeri gelmişken size bir örnek göstereceğim. 1909 yılında kurulan İngiliz şirketi “Anglo-Persian Oil Company” İran’ın petrolüne adeta el koymuştu. 50’li yıllarda İran’da Musaddık hareketi başlar; bunun özünde petrolün ve sanayinin millileştirilmesi duruyordu. Batı ve Amerika İran’ın ham maddesini sömürüyordu. Musaddık başbakan olduğunda bu fikre kapıldı, sonra başkan seçildi; anne tarafından Kaçar hanedanındandı. Musaddık’ın başlattığı hareket 1953 yılında genişledi, kitleler şaha karşı durdu. Muhammed Rıza Şah önce Irak’a, sonra da Roma’ya kaçar; tabii, hareket büyümüştü, ülkede karışıklıklar artıyordu. Son aşamada Tahran’ın merkez meydanına yüz binlerce insan toplanıp Musaddık’ın posterini başlarının üzerine kaldırırlar. “Kahrolsun Şah”, “Yaşasın Musaddık” diye bağırırlar. Gösteri birkaç saat devam eder, ardından toplantının lideri kürsüye çıkıp ilan eder: “Amerika Musaddık’ı desteklemiyor, Şah kalsın diyor!” Tam o anda göstericiler ellerindeki Musaddık fotoğraflı posterleri indirip, Şah’ın fotoğraflarını başları üzerine kaldırarak: “Yaşasın Pehlevi!” diye bağırırlar. Bundan sonra Muhammed Rıza Şah ülkeye geri döner, Musaddık’ı zindana atarlar; 3 yıl hapis yatar, çıkar, ömrünün sonuna kadar 9 yıl ev hapsinde kalır, öldüğünde de kendi evinin bahçesine gömülür. Buradan çıkan sonuç nedir: Eğer sen kitleyi kendi fikrinle yetiştirmemişsen, o senin arkandan gelmeyecektir. Bütün hareketlerde en ağır iş kitleyi yetiştirmektir. Yeri gelmişken, Asif Ata bize diyordu: “Sizden sorsalar, ne iş yapıyorsunuz? Deyin ki, yeni bir halk yaratıyoruz. Deseler ki, o görünmüyor. Deyin ki, biz henüz toprağı sürüp tohum ekiyoruz, siz onu yeşerdiğinde göreceksiniz.” Kitle dediğimizi inandırmak için ona bir tezahür gerekir; gözle görülen bir gerçeklik.

Kitap hakkında yazılmış eleştiriler sizi tatmin ediyor mu? Sizin ne demek istediğinizi tam manasıyla tahlil edebilmişler mi?

Eleştiri ve tahlillerin hepsi benim için değerlidir, bir kez değil, bazılarını defalarca okumuşumdur. İtiraf edeyim, şu an üzerinde çalıştığım roman, yazılmış olan o eleştirilerden çıkardığım sonuçtur. Yazar yalnızca yazarak öğretmez, kendisi de öğrenir – bakınız, tam da bu eleştirilerden ve aynı zamanda okuyuculardan. Okuyucu kitlesi yazarın laboratuvarıdır.

Bazı eleştirmenler romanda bütünsel, savaşçı bir kahramanın olmadığını belirtiyorlar. Buna katılıyor musunuz?

”Ben yalnızca bedenden ibaret değilim, düşüncelerim var, onu yarınkilere ulaştırmalıyım” diyen Fatma, bundan başka nasıl bir kahramanlık yapabilirdi İran ortamında? Bizleri ”Tamaşa Karının Torunları”, ”Abşeron”, ”Kara Taşlar” romanlarıyla eğittiler. O yüzden bizler, İran’daki ilerici gençliğin bu tipte olması gerektiğini düşünüyoruz. İran ortamının 80’li yılları Sovyet ortamından çok farklıydı. 60’lı yıllarda Kruşçev diyordu ki: ”Vakti gelecek, İran olgunlaşmış bir elma gibi avucumuzun içine düşecek”. Kremlin’in yetiştirdiği solcular ve solcu İslamcı olan mücahitler İran’ı ham elma halinde tuttuklarından, eleştirmenlerin esere getirdikleri bu eleştiriyi kabul etmiyorum.

Asif Ata der ki: ”Kahramanlık – imkansızlıktan imkan yaratmaktır.” Eserdeki karakterler içinde kaderi uğruna savaşanlar az değil; fakat bakarsanız, zindan denildiğinde yalnızca fiziksel anlam kastedilmiyor, toplumun kendisi bir zindandır. O dönemde kendini korumak için erkeklerin bile çarşafa bürünüp kaçması, okuyucuya o ortamı sunmuyor mu?

Tanınmış gazeteci-yazar Eyruz Məmmədli’nin makalesinde ”Üç Vaat, Üç Talep” kitabına getirdiği birkaç ciddi eleştiri var.

1. Petro, Napolyon, Muhammed Rıza Şah çizgisinin eserde yersiz olduğunu ve hatta olay örgüsünü bozduğunu belirtiyor.

2. Yine aynı kitapta ”Ritüel” hikayesine eleştirisi var.

Bu konuda bir yorumunuz var mı?

Eyruz Məmmədli’ye bu konudaki fikrimi sözlü olarak söylemiştim, size de açıklayayım. Birinci eleştiriyle ilgili olarak: Burada Bakü hükümdarının hazırlattığı pırlanta takıdan bahsediliyor; bu takının hazırlanmasındaki amaç, Tebriz hükümdarının kızına oğlu için dünürcü giderken hediye etmektir. Hazar kıyısı toprakları işgal etmek için öncelikle istihbarat amaçlı bir sefer düzenleyen Birinci Petro hediyeyi çalıyor. Fransa İmparatoru Napolyon o takıyı Rusya’dan çalıyor, Muhammed Rıza ise onu şahbanu (kraliçe) için Fransa’daki bir açık artırmadan satın alıyor. Amerika onun tahtını salladığında, o takıyı James Carter’ın karısına hediye olarak sunuyor. O ise karşılığında, lisedeyken taktığı 9 dolarlık kravatı şaha bağışlıyor. Humeyni Amerika’dan hıncını almak, aslında içindeki öfkeyi dindirmek için o kravatı sembolik olarak asıyor, güya Carter’ı idam ediyor. Bu çizgide siyasetin kirliliğini, ahlaksızlığını göstermeye çalıştım. Tabii ki edebiyatta bunu birkaç kelimeyle söylemek imkansızdır, olayı kurgusallaştırıp tasvir etmeniz gerekir.

İkinci sorunuz “Ritüel” hikayesiyle ilgiliydi. İslam Devrimi’nin “mimarı” namaz kılarken yüzünü Mekke’ye döner, ama rastlantısal bir olay onun yönünü değiştirir. Burada satır arası bir anlam var: İmamın kaderini beklenmedik bir tesadüf çözmüştü.

Eleştirmenlerin eserde üzerinde durmadıkları konular var mı?

Var! Humeynicilik konusunu ön plana çıkarmalarını isterdim. Bugün İran’ın düştüğü durum, yukarıda belirttiğim gibi, Humeyniciliğin belasıdır. İkincisi ve en önemlisi, ”Üç Vaat, Üç Talep” kitabını özel olarak tahlil etselerdi. Bu, Asif Ata’nın Güney Azerbaycan hareketinde mücadele etmek zorunda olduğu üç ana etkeni göstermiş olup, romanın ikinci kitabı onun üzerine kurulmuştur. Güney’in önünde duran engel nedir:

1. Farsçılık (Fars milliyetçiliği)

2. Dincilik

3. Batıcılık

Güya İran’da 40 milyon Türk yaşamıyor, onlar Farslaşmışlar, Azeridirler. ”Azeri” kelimesi, Rıza Pehlivani’nin Kesrevi’ye siparişle yazdırdığı tarihten ileri gelmektedir; Türkleri kendilerine güvensiz kılmak adına. Kesrevi yaşlandığında ”hafızası” yerine geldi, yaptığı hatayı anlayıp itiraf etti. ”Türk tarih yarattı, fakat tarih yazmadı” — zayıf yönümüzü ortaya koyan bu tek cümleyi aşmalıyız. Yarattığımız tarihi kendimiz yazmalı; Arabın, Farsın, Rusun yazdığı tarihi silecek kadar gücümüz, en önemlisi de milli bilincimiz (milli taassubumuz) olmalıdır.

İkincisi ve taşlaşmış beyinlerden silinmesi zor olan, fakat mümkün olan din konusudur. Kimsenin inancına dokunmuyorum, inançta herkes özgürdür. Din hassas bir meseledir. Fars yönetimi Güneylilerin beynine kazıyor ki, senin düştüğün bu durum alın yazısıdır, kaderdir, Allah böyle istemiş, böyle de yapmış. Eğer Allah Güneylilerin çektiği zulme göz yumuyorsa, bu Allah benim neyime yarar? Zulme boyun eğmeyi öğreten bir Allah’ı sen insana sevdiremezsin ve bunun sonucudur ki artık insanlar kitleler halinde inançlarını kaybediyorlar. Son olaylar sırasında iki günde 30 binden fazla insanı öldürdüler. Öldürülenlerin anne babaları, azizlerini dini ritüellerle defnetmiyorlardı; mezar başında dans edip, düğündeki gibi başlarına tümen (para) saçıyorlardı.

Üçüncüsü demokrasi meselesi. Batı denildiğinde akla en çok demokrasi kelimesi gelir, çünkü Batı kendisini demokrasinin öncüsü olarak sunar. Peki, demokrasiden, insan haklarından bahseden ülkeler – Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere – Humeyni gibi cahil bir dindarı İran’da devrim mimarı yaparken ne iş yaptıklarını bilmiyorlar mıydı? Onlara Şah’ın millileştirdiği petrolü ve ham maddeyi İran’ın elinden çıkarmak gerekiyordu, bunun için de en gerçekçi güç mollalardı. Solcular – komünistler Kremlin’e bağlıydılar; solcu-İslamcı güçler olan mücahitlerin kıblesi Mekke değildi, namazlarını yüzleri Kremlin’e doğru kılıyorlardı. Durum böyle olunca, kitlenin de kabul ettiği mollayı yönetime hazırladılar. O yüzden bizim Güneyli soydaşlarımız kendi milli özgürlük hareketlerinde kendilerinden başka birine yönelirlerse kaybederler. İşte bu fikirle ”Üç Vaat, Üç Talep” kitabını hikayelerle yazıp, demokrasinin siyasi dille ”gelişmekte olan / geri kalmış ülkeler” dedikleri o yerler üzerinde oynadıkları oyunu gözler önüne serdim.

 ”Öyle kirli bir ortam oluştu ki, komşu komşudan korkmaya başladı; düne kadar kardeş olanlar bugün muhbire, haine dönüştüler. Bu öyle bir mekanizmadır ki, insanlar artık kendileri birbirlerini denetlemeye başladılar.” Romandan çıkan sonuç budur. Bu, devrimin sonucunu korumak ve mevcut toplumu elde tutmak için kurulmuş bir mekanizma değil midir?

Doğru, ama dikkate alırsak bu yalnızca İslam devrimine özgü değildir. İster devrimlerin en büyüğü sayılan, bizim de çocukluğumuzu çalmış olan sosyalist devrim olsun; devrimi yaşatmak adına binlerce insanı baskıya (represyona) maruz bıraktılar. Fransız Burjuva Devrimi’nin liderlerinden biri, Paris Üniversitesi’nin biyoloji profesörü, karşı devrimcileri idam etmek için 40 kiloluk bir giyotin bıçağı icat etti. Bıçak bu aydının adıyla anılıyordu, kendi başı da o bıçakla kesildi. Devrimin mimarlarından biri ve Kurucu Meclis’in başkanı Robespierre o kadar ileri gitti ki: “Bu meclisteki milletvekillerinden 5-6 kişinin boynu giyotinde vurulacak” dedi. Herkes birbirine baktı, her bir kişi artık kendi başını kesilmiş ve Paris sokaklarında futbol topu gibi yuvarlanırken hayal ediyordu. O sırada başsız kalmamak için birleşip Robespierre’in kendisini giyotine gönderdiler. Devrim budur! Asif Ata’nın “Devrim mi yoksa Rönesans (aydınlanma) mı” ifadesini kitabın girişinde vermiştim. Hiçbir devrim insan yetiştirmedi, sadece onun içindeki vahşi arzuyu kamçıladı. Düşünüyorum ki bunu uzun uzadıya açıklamaya gerek yok; devrimin alfabesine aşina olan biri bile ne demek istediğimi anlar. Devrim fikri insanlığı yağmurdan kaçarken doluya tutturur; insanlık geriler, ilerlemez, devrimle yerinde sayar. Dünyaya RÖNESANS (İNTİBAH) lazımdır; insanın durum durum, ağaç ağaç büyümesi, olgunlaşması gerekir.

Unutmayalım, devrim kendi çocuklarını yer!!!