Dr.Zeki Bayram Yurdçu / Azerbaycan


(ikinci bölüm)

Taşkent şehrinin bir kenarında bulunan, XX. yüzyılın büyük Özbek şairi, Devlet Marşı’nın yazarı, Özbekistan Kahramanı Abdulla Aripov’un onlarca odadan oluşan ev-müzesi, yeşil ağaçlar ve çiçeklerle süslenmiş bahçesi gerçekten insanı hayran bırakıyor. İnsanı asıl etkileyen ise bu yerin sadeliği ve mütevazılığıdır. Çok katlı bir villa değildir; önünde fıskiyeler, şelaleler yükselmez. Yerden biraz yüksekçe inşa edilmiş, gösterişten uzak, geniş odalarıyla huzur ve rahatlık veren, yaratıcı faaliyet için her türlü imkânın düşünüldüğü sade bir evdir. Evin bulunduğu yere kadar uzanan yaklaşık yarım kilometrelik yolun iki tarafının rengârenk çiçekler ve üzüm asmalarıyla çevrilmiş olması da ayrı bir güzellik katmaktadır. Bahçede çeşitli edebî ve sanatsal geceler, yıl dönümü etkinlikleri ve yarışmalar düzenlemek için yeterince alan ayrılması da unutulmamıştır. Nitekim Özbekistan’daki ilk güzel etkinliğimiz de burada, usta şairin 85. doğum yılı anısına gerçekleştirildi.

Bu vesileyle, söz konusu etkinliğin ve genel olarak Özbekistan seyahatimizin büyük yükünü omuzlayan merhum şairin kızı, doktor hanımefendi Şaire Aripova ile tanınmış genç yazar, Azerbaycan edebiyatının iyi bir bilicisi ve hayranı olan, hatta bana göre XXI. yüzyılın ikinci M.Şeyhzade’si olabilecek Rahmet Babacan’ın emeklerini özellikle anmalı ve kendilerine şahsi teşekkürlerimi sunmalıyım.

Beklentilerimin aksine, gittiğimiz her yerde Özbek halkının kendi tarihine, kültürüne ve yüzyıllardır süregelen geleneklerine büyük saygı duyduğunu gördüm. Kadim Türklerin ve Özbeklerin en az iki bin yıllık tarihini yansıtan, dünyada benzeri bulunmayan “İslam Medeniyeti Merkezi”ni hakkıyla gezmek ve incelemek için bir haftanın bile yetmeyeceğini söylesem abartmış olmam. Taşkent’te onlarca hektarlık yemyeşil alan ve çiçek bahçeleri içerisinde kurulan “Edebiyatçılar Bahçesi” de ne kadar büyüleyici, göze ve ruha hitap eden bir dinlenme mekânıdır. Orta Çağlardan günümüze kadar yaşamış Türk-Özbek şair ve sanatçılarının görkemli heykelleri bu muhteşem bahçeye ayrı bir güzellik katmaktadır. En başta ölümsüz Ali Şir Nevai olmak üzere, Fuzûlî’nin bir gazeline tahmis yazan Lütfî’nin, daha XIV. yüzyılda Nizami Gencevî’nin “Hüsrev ve Şirin” mesnevisini Özbek Türkçesine çeviren Kutb’un, yüz yıl sonra “Sırlar Hazinesi”ni Özbekçeye aktaran Harezmî’nin, Hindistan’daki Babür İmparatorluğu’nun kurucusu Babür Şah’ın, Türklerin soy kütüğünü ilk kez kaleme alan Ebulgazi Bahadır Han’ın ve daha nicelerinin birbirinden farklı heykel ve büstleri önünde insan ister istemez derin düşüncelere dalıyor; insanı içten sarsan pek çok soru karşısında kendisini çaresiz hissediyor.

Demek ki XIV-XV. yüzyıllarda Genceli Nizami’nin iki mesnevisi Özbek Türkçesine çevrilmişse, XV. yüzyılda eser veren Ali Şir Nevai bir dönem anadilimizdeki klasik edebiyatımıza büyük ölçüde yön vermişse, Özbek-Azerbaycan edebî ilişkilerinin ne kadar eski ve zengin olduğu ortadadır. Yeri gelmişken belirtelim ki klasik edebiyat uzmanlarının ortak kanaatine göre, XVI. yüzyılda Irak-Bağdat şiir ufkunda Fuzûlî güneşi parlamasaydı, XIX-XX. yüzyıla kadar Azerbaycan şairleri, Kişverî ve Sadıkî Afşar gibi, Nevai üslubunda ve belki de Çağatay-Özbek lehçesinde yazmak durumunda kalacaklardı. Demek istediğim şudur ki, Emir Timur’un fetihleri ve Ali Şir Nevai’nin edebî-estetik “hücumları” sonrasında Özbek dili, edebiyatı ve kültürünün etki alanı bütün Müslüman-Türk Doğusu’nda son derece geniş ve nüfuzlu hâle gelmiştir.

Semerkant ve Buhara’daki birçok tarihî eseri dikkatle inceledikçe Orta Çağ’ın dahi ressamı Kemaleddin Behzad’ın ustalık ve yeteneğinin izlerini görmek mümkündür. Daha sonra Şah İsmail tarafından Safevî sarayına getirilen bu minyatür ustasının Tebriz ve Erdebil’deki tarihî yapılarda görülen eserleriyle burada karşılaşılan benzerlikleri de ayrıca belirtmek gerekir. Behzad’ın öğrencisi sayabileceğimiz Sultan Muhammed’in Safevî sarayında resim okulunun kurulmasındaki rolü inkâr edilemez. Kanaatimce onun Tebriz’de öğrencileriyle birlikte Nizami’nin “Hamse”sine çizdiği minyatürlerin köklerini de Semerkant ve Buhara’daki eserlerin duvarlarında aramak gerekir.

İlginçtir ki daha sonraları Çarlık Rusyası’nın ve Sovyet İmparatorluğu’nun “böl-yönet” siyasetine rağmen bu tarihî-siyasi ve edebî-kültürel ilişkiler hiçbir zaman tamamen kopmamış, az çok devam etmiştir. Osmanlı Türkiye’sindeki Tanzimat dönemi ve Jön Türk hareketi, Azerbaycan’daki Maarifçilik ve Romantizm, Türkistan’daki Cedidcilik hareketi arasındaki bağlar ve karşılıklı etkilenmeler maalesef hâlâ gereği gibi araştırılmış değildir. XX. yüzyılın başlarında Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun Azerbaycan ve Dağıstan’a yardıma gelmesi, Enver Paşa’nın Azerbaycan üzerinden Türkistan’a giderek Rus işgalcilere karşı mücadeleyi örgütlemesi ve sonunda çarpışmada şehit düşmesi de Türk halklarının birlik ve dayanışma tarihinin ayrı bir sayfası olarak incelenmelidir.

Bu tarihî ve etnik bağlılığın en belirgin örneği olarak XX. yüzyılda Özbek ve Azerbaycan halklarının sevgili şairi Maksud Şeyhzade’nin şahsiyetini ve edebî mirasını gösterebiliriz. Yeri gelmişken belirtelim ki bugün Özbek Dili ve Edebiyatı Enstitüsü, büyük Azerbaycan şairi Nizami Gencevî’nin adını taşımaktadır. Peki biz, ilk kez Türk dilinde — Çağatayca — dört divan ve bir “Hamse” yazan, ayrıca “Muhakemetü’l-Lügateyn” adlı eseriyle Türkçenin Farsçadan üstünlüğünü ortaya koyan büyük Ali Şir Nevai’nin adını nerede ve nasıl yaşatabilmişiz?!