KAYA KERİMOĞLU/ GÜNEY AZERBAYCAN

İran coğrafyasında kadın olmak, kırk yılı aşkın bir süredir her sabah sokağa adım atarken görünmez bir namlunun ucunda yürümektir. Giyim tarzları, saçlarının kaç santim göründüğü, üzerlerindeki kıyafetin rengi ve boyu, kadınların sadece sosyal hayatlarını felç etmekle kalmıyor; her an bir “ahlak devriyesi” tarafından yaka paça gözaltına alınma korkusu, ruhlarında kalıcı bir stres ve travma yaratıyor.
Daha dün denebilecek bir geçmişte, sadece birkaç saç teli göründüğü gerekçesiyle gözaltına alınan ve bindirildiği polis aracında uğradığı zorbalık neticesinde beyin kanaması geçirerek hayatını kaybeden Mahsa Amini’nin acısı hafızalarda tazeliğini koruyor. Bu cinayetin ardından tüm ülke adaletsizliğe karşı ayağa kalktığında, rejim daha da vahşileşmiş ve bu toprakların evlatları büyük felaketler yaşamıştır. Bu süreçte hafızalara kazınan en derin acılardan biri de Nika Şakerami olmuştur. Polisten kaçarken sığındığı bir binanın çatısında Devrim Muhafızları tarafından kıstırılan, kirli bir zorbalığa maruz kaldıktan sonra çatıdan aşağı atılan o genç kızın trajedisi, bu rejimin kadına bakışının en somut, en karanlık vesikasıdır.
Ancak aynı rejim, bugünlerde uluslararası arenada ve içeride başı her sıkıştığında şizofrenik bir dönüşüm sergilemektedir. Son haftalarda İran’ın resmi devlet kanallarında boy gösteren görüntüler, izleyenlere adeta “başka bir ülkeyi mi seyrediyorum?” dedirtiyor. Normal şartlarda saçının açık olması bile ağır cezai yaptırımlara, kırbaç ve hapis cezalarına tabi olan kadınlar, ellerinde İran bayraklarıyla kameraların karşısına geçip rejimi savunuyorlar. Üstelik üzerlerindeki kıyafetler, sadece muhafazakar İran halkına değil, dünyanın pek çok ülkesine bile abartılı derecede açık gelebilecek cinsten.
Peki ne oldu da dün saç teli için kadın katleden rejim, bugün o kadınları ekranlarda yarı çıplak sergilemeye başladı?
Bu sorunun cevabı; kadını özgür bir birey değil, rejimin bekası için kullanılan siyasi bir nesne, bir propaganda malzemesi olarak görme sığlığında yatmaktadır. Bu tezatı ve algı operasyonunu üç temel ideolojik ve tarihi temel üzerinden okumak mümkündür:
Birincisi; Giyim, bir insanın en temel kişisel tercihidir. Eğer bir insanın giyim tarzı topluma fiziki bir zarar vermiyorsa ve toplum bundan şikayetçi değilse, hiçbir hukuki yapı veya devlet zorbalıkla buna müdahale edemez.
İkincisi; Bir kitleye önce en doğal hakkını gasp ederek ağır bir kısıtlama getirmek, ardından bu hakkı siyasi konjonktüre göre parmak ucuyla, yavaş yavaş geri vererek onlara sahte bir “özgürlük duygusu” yaşatmak, tam anlamıyla 90 yıllık bir İngiliz sömürge politikası metodudur.
Üçüncüsü ise; Kadın bedenini bir medeniyet ya da meşruiyet göstergesi olarak vitrine koyma hastalığıdır. Maalesef bu hastalık, Pehlevilerden bugünün molla rejimine kadar taşınan bir mirastır. İran’daki muhalif gruplar ne zaman dünyaya “özgür ve gelişmiş bir İran” imajı pazarlamak isteseler, hemen 1979 öncesi minietekli kadın fotoğraflarını referans göstererek modernliği kadının kıyafeti üzerinden tanımlarlar. İlginçtir ki, aynı sığ düşünce biçimi molla rejimine de sirayet etmiştir. Bugün rejimin başı ne zaman sıkışsa, hemen emrindeki kadınları sokağa döküp dünyaya sahte bir “özgürlük ve kozmopolitlik” görüntüsü vermeye çalışmaktadır.
Türk Töresi, Kadının Vakarı ve Gerçek Modernleşme
Peki, İran coğrafyasının asıl sahibi ve galip toplumu olan 50 milyondan fazla Türk nüfusunun isteği gerçekten bu mudur? Türk halkının gözünde modernleşmek, ileri gitmek ya da refaha kavuşmak, kadının bedeninin siyasi iktidar tarafından bir reklam aracı olarak yarı çıplak sokaklarda gezdirilmesi midir?
Kesinlikle hayır. İngiliz siyasetinin bu coğrafyadaki Türk töresini yok etmek, dejenere etmek ve sahte bir batılılaştırma algısı yaratmak için tasarladığı bu oyun, Türk milletinin köklü hafızasında karşılık bulamaz. İran coğrafyasında binlerce yıldır İslamiyet ile bağdaştırılan baş örtme geleneği, aslında sanıldığı gibi sadece dini bir kural değil, kökleri İslam öncesine dayanan Türk töresinin ve kadının mahremiyet algısının bir yansımasıdır. Normal hayatta bu coğrafyanın kadınları zaten hiçbir zaman abartılı ve aşırı açık giyinen bir toplum olmamıştır; onlar asaletlerini geleneklerinden alırlar.
Sadece 100 yıl öncesine kadar Türk toplumunda yaşayan “şal atma / başlık bırakma” geleneğini hatırlayalım: İki oba, iki aşiret ya da toplum karşı karşıya gelip kanlı bir kavgaya tutuştuğunda, o kavgayı bitirmek için bir Türk kadını ortaya girer, başındaki şalı çıkarıp yere atardı. Türk erkeği, kadının saçını görüp onun mahremiyetine saygısızlık etmemek için derhal yüzünü çevirir, silahlar susar ve o kavga orada biterdi. Kadına, onun saçının tek bir teline bu denli muazzam bir kutsallık ve toplumsal saygı atfeden bir halkın tek derdi, kızlarının sokaklarda siyasi figüran olarak yarı çıplak gezmesi olabilir mi?
Türk toplumunun kadına dair tek derdi; o kızların geleceği, eğitimi, bilimde, sanatta ve toplum hayatındaki başarısıdır.
Tarih boyu Tomris Ana’lardan devlet yöneten hatunlara, cephelerde destan yazan analardan günümüzün başarılı bilim kadınlarına kadar Türk kadını her zaman toplumun baş tacı olmuştur. Unutulmamalıdır ki, daha Batı dünyası bu hakkın adını bile anmazken, 1918’de dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren ilk devletlerden biri Şarkın ilk demokratik cumhuriyeti olan Azerbaycan Cumhuriyeti olmuştur. Kadına “Han’ım” (benim Han’ım, benim yöneticim) diyerek hitap eden bir medeniyet, kadın vücudunu hiçbir zaman kirli siyasi manevralarda reklam malzemesi yapmaz.
Giyim bir seçimdir ve her özgür bireyin bu seçimine saygımız sonsuzdur. Ancak hiçbir kirli siyasi ajanda, “İslam” maskesi ardına saklanarak ya da tam tersi sahte bir “modernlik” illüzyonu yaratarak bizim kadınlarımızı soyundurup dünyaya bir özgürlük gösterisi sunamaz. Rejimin ikiyüzlü kameraları Türk kadınının iffetini ve vakur duruşunu lekeleyemeyecektir.
Saygılarımla,
Kaya Kerimoğlu
Yazar / Bağımsız Araştırmacı