ZEKİ BAYRAM

Türk Dünyasının önemli merkezlerinden biri olan kardeş Özbekistan’a yaptığım bir haftalık seyahatin bende bıraktığı izlenimler oldukça derin ve zengindir. Daha oradayken bazı düşüncelerimi sıcağı sıcağına yazıp paylaşmış olsam da, anlatılacak, yazılacak ve paylaşılacak çok fazla gözlem ve duygu olduğunu hissediyorum. Gezdiğimiz yerler ve ziyaret ettiğimiz tarihi eserler hakkında bazı dostlarımız ayrıntılı yazılar kaleme almış, bu mekânların geçmişi, bugünü ve tarihî-etnolojik değeri üzerine çeşitli bilgiler vermişlerdir. Bu nedenle ben, tarihî ve etnografik ayrıntılara girmeden, seyahat boyunca dikkatimi çeken, beni düşündüren ve rahatsız eden bazı meseleleri dile getirmeyi; ilgili kişi ve kurumların dikkatine sunmayı kendime bir görev bildim.
Özbekistan, her şeyden önce, hafızamda uçsuz bucaksız yeşillikler ülkesi olarak kaldı. En azından yürüyerek ve otobüsle büyük bölümünü gezdiğimiz Taşkent, Semerkant ve Buhara şehirlerinin adeta yeşillikler içinde kaybolduğunu söyleyebilirim. Üstelik bunlar bizdeki gibi yeni dikilmiş süs çamları değil; yaşı elliyle yüz yıl arasında değişen, kökleri ana toprağın derinliklerine işlemiş söğütler, çınarlar, meşeler, kavaklar, kayısı ağaçları ve geniş gölgeli üzüm asmalarından oluşuyor.
Bakü’yü içeriden kemiren “novostroyka” çılgınlığı burada yok. Rastgele yükselen binalar, her köşe başında açılan kafe-şantanlar ya da sürekli karşımıza çıkan “Geçici rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” tabelaları görülmüyor. Neredeyse Bakü kadar nüfusa sahip olan Taşkent’te caddeler o kadar geniş, huzurlu ve ferah ki insan daha ilk andan itibaren kendini rahat hissediyor; ruhu dinleniyor, sinirleri yatışıyor. Doğrudur, yollar Bakü’deki kadar yeni asfaltlanmış ve pürüzsüz değil; fakat şehir genel olarak insana huzur veren bir görüntü sunuyor.
Taşkent gibi büyük bir metropolde trafik sorununun neredeyse olmaması ise ayrıca dikkat çekiciydi. Orada bulunduğum süre boyunca araçların birbirini kovalarcasına hız yaptığına, insanın sinirine dokunan korna seslerine, bayağı müzik gürültülerine ya da sürücülerin birbirine bağırıp küfür ettiğine rastlamadım. Bana öyle geliyor ki orada hızlı araç kullanmak gibi kötü bir alışkanlık pek yok. Yollarda ceza yazmak için araçların peşinden kartal gibi fırlayan trafik polisleri de göze çarpmıyordu. Kısacası insanlar sokakta nasıl sakin, ağırbaşlı ve huzurlu dolaşıyorsa, araçlar da aynı şekilde hareket ediyor.
Daha çok yerli üretim olan ekonomik Chevrolet modelleri tercih ediliyor; bizde olduğu gibi devasa, insanı korkutan tank benzeri araçlarla gösteriş yapma tutkusu hissedilmiyor. Belki onların parası daha azdır, belki de biz petrol ve doğalgaz sayesinde daha fazla zenginleşmişizdir, bilemem.
Genel olarak adını andığım şehirleri gezerken Özbekistan bana, başını öne eğip sade ve mütevazı hayatını yaşayan; kimsenin işine karışmayan, çirkin servet yarışlarına katılmayan ve kuru ekmekle bir tas suyla mutlu olabilen eski zaman sufi dervişlerini hatırlattı. Tam anlamıyla kendisi olan, bütün benliğiyle doğulu Müslüman-Türk ruhunu yaşatan, kimseye benzemeye çalışmayan Özbek kardeşlerimize hayran kaldım; hatta biraz imrendim diyebilirim.
Sokaklarda aşırı derecede yarı çıplak kadınlara rastlanmadığı gibi, baştan ayağa siyahlara bürünmüş ve sadece gözleri görünen kadınlar da oldukça azdı. Açıkçası oradan bakınca bizim toplumumuzun kendi zihinsel ve kültürel kimliğini tam oluşturamamış, Avrupa’nın en kötü taklitlerini benimsemiş; doğu ile batının sert çarpışmasından ortaya çıkmış garip bir görüntü verdiğini düşündüm. Yani daha XX. yüzyılın başlarında “Ali ve Nino” romanında söylendiği gibi, biz hâlâ tam anlamıyla ne doğulu olabilmişiz ne de batılı.
Zeki Bayram