mahdi haşemzade

Azerbaycan’da Kültürel Direnişin Sosyo-Politik
Analizi
Mahdı haşemzade
Bağımsız Araştırmacı / İstanbul
ÖZET
Bu çalışma, Azerbaycan Türklerinin son yüzyılda bağımsız bir devlet mekanizmasından
yoksun kalmalarına ve daha önceki dönemlerde iktidar Türk hanedanlarının elinde olsa dahi
modern anlamda müstakil bir devlete sahip olmadıkları süreçlerde, milli kimliklerini nasıl
koruduklarını sosyolojik ve siyasal bir perspektifle ele almaktadır. Özellikle Pehlevi
dönemiyle başlayan merkezileşme ve asimilasyon politikalarına karşı, kültürel sermayenin
bir direniş aracı olarak nasıl işlev gördüğü analiz edilmektedir. Müzik, dans ve geleneksel
ritüellerin sadece sanatsal ifadeler değil, bir “milletin” bekasını sağlayan temel kurumlar
olduğu savunulmaktadır.
Giriş
Siyasi sosyoloji çalışmalarında “ulus” (millet) kavramı, illaki bağımsız bir “devlet” yapısına
bağlı olmak zorunda değildir. Dünya tarihi, kendisini destekleyen siyasi yapılar olmaksızın, salt
kültürel zenginliklerine dayanarak varlıklarını sürdürebilen toplumların örnekleriyle doludur.
Azerbaycan ve bu coğrafyanın Türk halkı, modern Ortadoğu tarihinde bu olgunun en belirgin
örneklerinden biridir. Kültürü, dili, sanatı ve gelenekleri sadece tarihi istilalarda (Moğol veya Arap
akınları gibi) eriyip yok olmakla kalmamış, aynı zamanda son yüzyılda modern devletlerin acımasız
“kültürel asimilasyon” ve merkezileşme politikalarına karşı da güçlü bir şekilde direnmiştir.
1Milli Bir Kurum Olarak “Kültürel Sermaye”
Pierre Bourdieu, bir toplumun bilgi, sanat, beceri ve dil gibi somut olmayan varlıklarını
kapsayan “Kültürel Sermaye” (Cultural Capital) kavramını öne sürer. Azerbaycan’da bu kültürel
sermaye, günlük hayatın en ince ayrıntılarına kadar nüfuz etmiştir. Âşık (Aşıq) musıkisi, yalnızca
folklorik bir müzik formu değildir; yüzyıllar boyunca Türk toplumunun dilini, destanlarını ve ahlaki
değerlerini koruyan gayriresmi bir medya organı olmuştur. Bunun yanı sıra, Tar ve Kemança gibi
enstrümanlarla hayat bulan saray ve klasik “Muğam” musikisi, bu toplumda elit bir tabakanın ve
karmaşık bir estetik anlayışının varlığına işaret eder.
Azerbaycan dansları da gelişmiş bir sosyal yapının açık kanıtıdır. Dansların eril ve dişil olarak
kesin çizgilerle ayrılması, savaş (rezmi), eğlence (bezmi) ve ritüel dansları olarak sınıflandırılması,
karşımızda sadece bir alt kültür veya “basit bir etnik grup” değil, köklü bir “ulusun” kurumlarının
bulunduğunu gösterir. Bayramlarda damlardan şal sarkıtma (Şal/Kurşak sallama), Nevruz’da
yumurta boyama ve kusursuz işleyen ritüel takvimi (Yılın son Çarşambalarından Çile Gecesi’ne
kadar), bireyi tarihine ve toplumuna bağlayan güçlü köprülerdir.
“Memâlik-i Mahrûse”den “Zorunlu Ulus-Devlet”e Geçiş
Siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında, Pehlevi dönemi öncesinde İran coğrafyası,
“Memâlik-i Mahrûse” (Korunmuş Memleketler) sistemi temelinde yönetiliyordu. Türk
hükümdarlarının iktidarda olduğu bu dönemde, geleneksel bir çoğulculuk (Pluralism) hakimdi.
Merkezi devletin görevi sınırları korumak ve vergi toplamaktı; ancak hiçbir zaman kendi coğrafyası
içindeki diğer milletlerin diline ve kültürüne yönelik bir baskı ve yok etme girişiminde bulunmadı.
Pehlevi hanedanının başa geçmesiyle birlikte, Avrupa menşeili “Ulus-Devlet” (Nation-State)
modeli, yanlış ve faşizan bir yorumla İran’a ithal edildi. Anthony Smith, doğal ulus inşasının
zamana ve organik ortaklıklara ihtiyaç duyduğunu vurgular; oysa Pehlevi projesi, arkaik
milliyetçiliğe dayalı olarak, dilsel ve kültürel çeşitliliği ortadan kaldırma hedefiyle başlatıldı. 1979
Devrimi’nden sonra, resmi ideoloji antikçağ hayranlığından İslamcılığa evrilmiş olsa da,
milliyetlerin dil ve kültür haklarını görmezden gelen “merkeziyetçiliğin” o katı çekirdeği varlığını
sürdürdü.
2Gizli Direniş ve Kültürün Zaferi
James C. Scott, “Zayıfların Silahları” (Weapons of the Weak) teorisinde, tahakküm altındaki
toplumların siyasi iktidar araçlarından yoksun kaldıklarında günlük ve gizli direniş biçimlerine
başvurduklarını açıklar. Azerbaycan’da anadilin evlerde korunması, köklü isimlerin yaşatılması,
Âşık geleneğinin sürdürülmesi ve tarihin nesilden nesile aktarılması; merkezi devletin asimilasyon
makinesini boşa çıkaran işte bu gizli direnişin ta kendisidir. Azerbaycan, kültürel olarak her zaman
fatihleri üzerinde hegemonya kurduğunu ve onları kendi zengin kültürü içinde erittiğini tarihi
boyunca kanıtlamıştır.
Sonuç
Azerbaycan Türkleri, tüm tarihi iniş çıkışlara ve siyasi sınırlara rağmen ortak bir kolektif ruha
sahiptir. Bir asırlık merkeziyetçi ve kimliksizleştirme politikalarına karşı hayatta kalan bu kültür,
“ulus olmanın”, bir devlete sahip olmaktan çok daha önce, köklü ve zengin bir kültüre sahip olmayı
gerektirdiği sosyolojik gerçeğinin yaşayan bir kanıtıdır. Köklerini sanattan ve dünya görüşünden
alan hiçbir kültür, baskıcı politikalarla yok edilemez.