Kaya Kerimoğlu | Güney Azerbaycan

Türk dünyasının birlik hayali
Turan, her Türk milliyetçisinin en büyük arzularından biri; uzun yıllardır pek çok önemli ismin uğruna mücadele verdiği, tarihî ve kültürel birliğin sembolüdür.
Ancak Turan yalnızca bir coğrafya değildir. Çin’den Avrupa’nın kalbine uzanan bir köprü, ortak bir tarihin, kültürün, dilin ve kaderin adıdır. İsmail Gaspıralı’nın fikirlerinden Osman Batur’un mücadelesine uzanan, nesiller arasında kurulan manevi bir bağdır. Birbirinden binlerce kilometre uzakta yaşayan Türk topluluklarının ortak hafızasında yer etmiş büyük bir ülküdür.
Bugün Turan idealinin izlerini Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) öncülüğünde yürütülen çalışmalarda görüyoruz. Türk ülkelerinin devlet başkanlarının ortak açıklamaları, Kazakistan ve Özbekistan’ın ortak alfabe yönündeki çalışmaları, ortak para birimi tartışmaları, savunma iş birliği anlaşmaları ve kültürel etkinlikler bu birlik arayışının somut göstergeleridir.
Ancak bütün bu gelişmelerin yanında, göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir gerçek daha var: Türk dünyası arasındaki ilişkiler hâlâ oldukça kırılgan.
Peki, Turan’a gerçekten ne kadar yakınız?
Türk tarihinin ve kültürünün önemli temsilcilerinden Türkmenistan, anayasal tarafsızlık politikası nedeniyle TDT’de gözlemci üye olarak yer alıyor.
Burada sormamız gereken önemli bir soru var:
Türk, Türk’e karşı tarafsız olabilir mi?
Bu mesafeli duruşun arkasındaki güvensizlik nereden kaynaklanıyor? Türk dünyasının ortak bir gelecek kurma iddiası varken neden bazı devletler bu birlikteliğe tam anlamıyla katılmaktan kaçınıyor?
Azerbaycan ve Özbekistan arasında ebedî dostluk anlaşması imzalanırken, Azerbaycan’ın sıkça dile getirdiği “İki devlet, bir millet” anlayışının diğer ilişkilerde neden aynı karşılığı bulamadığını da sorgulamak gerekiyor.
Örneğin, Azerbaycan’ın eğitim sisteminde değişiklik yapmaya yönelik kararları karşısında Türkiye’den gelen sert tepkiler ve iki ülke kamuoyunda yaşanan karşılıklı tartışmalar, kardeşlik söyleminin siyasi anlaşmazlıklar karşısında ne kadar hassas olduğunu bir kez daha gösterdi.
Elbette iki bağımsız devletin farklı politikalar izlemesi doğaldır. Ancak kardeşlik iddiası yalnızca ortak törenlerde ve güzel konuşmalarda değil, fikir ayrılıklarının yaşandığı zamanlarda da kendisini gösterebilmelidir.
Bir diğer dikkat çekici konu ise Rusya’nın Türk dünyasıyla ilişkileridir.
Ankara’daki zirvede, Türk dünyasıyla daha yakın ilişkiler kurulmasına yönelik önerilerin gündeme gelmesi ve Rusya’nın tecrübesinin bu süreçte gerekçe olarak gösterilmesi üzerinde düşünülmesi gereken bir gelişmedir.
Peki, Türk kelimesine ve Türk kimliğine tarih boyunca alerjisi olan bir Rusya’nın Türk dünyasıyla yakınlaşma arayışını nasıl değerlendirmeliyiz?
Binlerce yıl boyunca Çin’den Avrupa’ya uzanan geniş coğrafyalarda devletler kurmuş, imparatorluklar yönetmiş ve dünya tarihine yön vermiş Türk toplulukları neden bugün, tarih boyunca birçok Türk öncüsünün sürgün edilmesinde ve idam edilmesinde birinci dırada olan bir devletin Türk dünyasının geleceğinde yer almasını tartışıyor?
Burada mesele Rusya ile ilişki kurmak ya da kurmamak değildir. Mesele, Türk dünyasının kendi tarihî hafızasını, siyasi bağımsızlığını ve ortak çıkarlarını ne ölçüde koruyabildiğidir.
Bir diğer önemli mesele ise İran’dır.
Türk dünyasının coğrafi ve kültürel bütünlüğünün önündeki önemli siyasi ve tarihî meselelerden biri olan İran gerçeği, Turan tartışmalarında mutlaka ele alınmalıdır.
Peki, Türk dünyasının birliğini konuşurken İran’la kurulan siyasi yakınlığın sınırları ve gerekçeleri nelerdir?
Güney Azerbaycan adını kullanmaktan dahi çekinen, bu kimliği siyasi söylemlerinde açıkça ifade etmekte zorlanan liderler ve yöneticiler, Turan idealinin gerçekleşmesine ne kadar yakın olabilir?
Türk dünyasının birliği yalnızca devlet başkanlarının zirvelerde verdiği fotoğraflarla mı kurulacak, yoksa dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Türk topluluklarının kimlik, dil ve kültür hakları da bu birliğin temel unsurlarından biri olacak mı?
Bütün bu soruların cevabı, Turan’ın nasıl bir birlik olacağını da belirleyecektir.
Çünkü Turan, büyük bir halkın tarihî ve kültürel birlik arzusudur. Fakat bu hayalin gerçeğe dönüşebilmesi için Türk Devletleri Teşkilatı’nın önceliğinde Türk halklarının ortak menfaatleri bulunmalıdır.
Bu birlik, yalnızca Müslüman Türkleri değil; Hristiyan, Musevi, Şaman, ateist ve farklı inançlara sahip bütün Türk topluluklarını kapsamalıdır.
Çünkü Turan’ı bir arada tutması gereken temel unsur inanç birliği değil; ortak tarih, dil, kültür, kimlik ve halklar arasındaki bağdır.
Türklük, bir inanç kalıbına sığdırılamayacak kadar geniş bir kimliktir.
En küçük dinî veya mezhepsel anlaşmazlıklarda, en güçlü müttefiklerin dahi gereksiz tartışmalara sürüklenmesi, Türk dünyasının birlik anlayışına zarar verebilir. Böyle durumlarda Türkmenistan gibi tarafsızlık politikasını benimseyen ülkelerin bu birliğe mesafeli yaklaşması da şaşırtıcı olmayacaktır.
Çünkü devletler arasındaki ilişkiler yalnızca ekonomik çıkarlarla değil, güvenle de ayakta kalır. Güvenin olmadığı yerde ortaklıklar kırılganlaşır; ortak bir gelecek inşa etmek ise giderek zorlaşır.
Bu nedenle Turan’ın önündeki en büyük mesele yalnızca coğrafi uzaklıklar, siyasi sınırlar veya ekonomik farklılıklar değildir. Asıl mesele, Türk devletlerinin birbirine ne kadar güvendiği ve ortak bir gelecek için ne kadar fedakârlık yapmaya hazır olduğudur.
Unutmamalıyız ki Turan, yalnızca geçmişin ihtişamına duyulan özlem değil, geleceğe yönelik bir projedir. Bu projenin başarıya ulaşması için romantik söylemlerin ötesine geçilmesi, eşitlik, karşılıklı saygı, bağımsızlık ve güven esaslarına dayanan güçlü kurumların oluşturulması gerekir.
Türklük bizim kaderimiz, Turan bizim hedefimiz, inanç ise kişisel seçimimizdir.
Hedefler ve seçimler değişebilir; ancak kaderimiz değişmez.
Turan’ın kuruluşu umuduyla bütün Türk milletine saygı ve sevgilerimle.
Kaya Kerimoğlu
Güney Azerbaycan