Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi

Torino Üniversitesi

Dede Korkut’u birlikte hatırlıyoruz.Kaşgarlı Mahmud’u biliyoruz. Hoca Ahmet Yesevi’yi tanıyoruz. İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” sözünü farklı coğrafyalarda aynı yakınlıkla tekrar ediyoruz. Aynı destanlarda birbirimize rastlıyor, benzer kelimelerde birbirimizi duyuyor, kimi zaman aynı ezginin farklı yorumlarında ortak bir geçmişin izlerini buluyoruz. Türkiye’den Azerbaycan’a, Kazakistan’dan Kırgızistan’a, Özbekistan’dan Türk dünyasının daha geniş kültür coğrafyasına uzanan bu büyük alanın gerçekten olağanüstü bir tarihsel sermayesi var. Dil akrabalıkları, destanlar, semboller, kahramanlar, müzikler, edebiyatlar, gelenekler ve tarihsel tecrübeler bize güçlü bir başlangıç noktası sunuyor. TÖRE çalışmasının hareket noktası da tam olarak bu zenginliktir. Fakat bir sosyolog olarak tam burada biraz rahatsız edici bir soru sormak istiyorum: Hatırlamak yetiyor mu?

Daha açık soralım.

Ortak geçmişe sahip olmak, ortak gelecek kurabileceğimiz anlamına gelir mi?

Birbirine yakın diller konuşmak birbirimizi gerçekten tanıdığımızı gösterir mi?

Aynı kahramanları anmak, o kahramanların Bakü’deki, İstanbul’daki, Astana’daki, Taşkent’teki ve Bişkek’teki gençler için aynı anlamı taşıdığı anlamına gelir mi?Ve belki en önemlisi: Geçmişte birbirimize yakın olmamız, gelecekte de birbirimize yakın olacağımızı garanti eder mi?

Sosyolojinin vereceği cevap ihtiyatlıdır.

Hayır.

Çünkü tarihsel yakınlık ile toplumsal yakınlık aynı şey değildir. Türk dünyasının önündeki yeni mesele tam da burada başlıyor.

Geçmiş Bir Miras, Gelecek Bir KapasitedirGeçmiş bize bırakılır. Gelecek ise bırakılmaz.Kurulur.Bir toplum tarihini miras alabilir, dilini miras alabilir, destanlarını miras alabilir, sembollerini miras alabilir. Fakat güveni miras alamaz. İş birliğini miras alamaz. Bilimsel üretimi miras alamaz. Gençlerinin birbirine duyacağı merakı miras alamaz. Ortak sorunlar karşısında birlikte hareket etme kabiliyetini de miras alamaz. Bunların her kuşakta yeniden üretilmesi gerekir.

Bu nedenle Türk dünyası üzerine düşünürken belki de “Nelerimiz ortak?” sorusundan yavaş yavaş başka bir soruya geçmemiz gerekiyor:

Ortak olanlarımızla ne yapıyoruz? Bana göre önümüzdeki dönemin asıl sosyolojik sorusu budur.

Dede Korkut’u birlikte biliyor olabiliriz. Bu muazzam bir kültürel sermayedir.Peki birlikte araştırma yapabiliyor muyuz?

Dil akrabalığımız olabilir.Peki gençlerimiz birbirleriyle konuşuyor mu?

Ortak tarihimiz olabilir. Peki üniversitelerimiz ortak bilgi üretiyor mu? Birbirimizi kardeş toplumlar olarak tanımlayabiliriz. Peki bir kriz anında birbirimize ne kadar güveniyoruz? Ve daha da önemlisi:Birbirimizi yalnız geçmişimizin değil, geleceğimizin de parçası olarak görüyor muyuz? Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramıyla Robert Putnam’ın sosyal sermaye yaklaşımını birlikte düşündüğümüzde ayrım daha görünür hâle geliyor. Dede Korkut kültürel sermayedir. Birlikte araştırma yapmak sosyal sermayedir. Ortak destan kültürel sermayedir. Ortak teknoloji üretmek sosyal sermayedir. Dil yakınlığı kültürel sermayedir. Öğrenci ve akademisyen hareketliliği sosyal sermayedir. Ortak tarih kültürel sermayedir. Bir kriz karşısında birbirine güvenebilmek ise sosyal sermayedir.

Türk dünyasının temel meselesi kültürel sermaye eksikliği değil, mevcut kültürel sermayeyi güvene, ilişkiye, üretime ve stratejik kapasiteye dönüştürebilme meselesidir. Belki de 21. yüzyıl Türk dünyasının temel formülü bu kadar basittir: Hatırlamaktan tanımaya, tanımaktan güvenmeye, güvenmekten birlikte üretmeye geçmek.

Hafıza Ne İşe Yarar?

Maurice Halbwachs bize hafızanın yalnızca bireyin zihninde yaşamadığını öğretmişti. İnsan geçmişi toplumsal çerçeveler içinde hatırlar. Jan ve Aleida Assmann ise kültürel hafızanın metinler, ritüeller, semboller ve kurumlar aracılığıyla kuşaklar arasında taşındığını gösterdiler.

Bu açıdan baktığımızda Türk dünyası son derece zengin bir hafıza coğrafyasıdır. Fakat hafızanın varlığı tek başına yeterli değildir.

Çünkü hafıza iki farklı yöne gidebilir.

Birincisinde geçmiş müzeye dönüşür. Saygıyla ziyaret edilir.Törenlerde hatırlanır. Yıldönümlerinde konuşulur.Kitaplarda anlatılır.Sonra gündelik hayatımıza döneriz.

İkinci ihtimalde ise geçmiş bugüne karışır. Bize kim olduğumuzu anlatırken aynı zamanda ne yapabileceğimiz konusunda cesaret verir. İşte TÖRE düşüncesinde tarihsel hafızayı başlangıç olarak görmemin nedeni budur. TÖRE’nin kendi içindeki sosyolojik hareketi Tarihsel Hafıza → Örüntülenen Ortak Anlam → Rıza, Güven ve Dayanıklılık → Eşgüdümlü Gelecek şeklinde kurulmaktadır.

Başka bir ifadeyle: hafıza → anlam → güven → gelecek. Bu sıralama bence Türk dünyasının önümüzdeki yıllarda üzerinde düşünmesi gereken temel sosyolojik denklemlerden biridir.

Çünkü gelecek üretmeyen hafıza, zamanla müzeye dönüşme riski taşır.

Gökalp’in Sorusu Hâlâ Önümüzde

Aslında yeni bir problemden söz etmiyoruz. Türk düşünce hayatının yaklaşık bir asırdır etrafında dolaştığı büyük sorulardan birini yeni şartlarda yeniden soruyoruz. Ziya Gökalp, modernleşirken kültürel sürekliliğin nasıl korunabileceğini düşündü. Hilmi Ziya Ülken, milleti yalnız biyolojik veya siyasal bir kategori olarak değil; tarih, değer ve toplumsal tecrübe içinde oluşan karmaşık bir toplumsal bütün olarak anlamaya çalıştı. Mümtaz Turhan, kültür değişmesini yalnız “kültürümüz bozuluyor mu?” türünden ahlaki bir yakınmanın konusu olmaktan çıkarıp bilimsel olarak araştırılabilir bir sosyal süreç olarak ele aldı. Erol Güngör ise milli kültür, sosyal hafıza ve tarihsel süreklilik üzerinden modernleşme ile kimlik arasındaki ilişkiyi düşündü. TÖRE raporunun teorik çerçevesi de bu Türk sosyoloji çizgisini Durkheim, Halbwachs, Assmann, Anderson, Bourdieu ve Putnam gibi isimlerle birlikte okumayı öneriyor. Bütün bu düşünce geleneğinin arkasında aslında çok insani bir soru vardır:Değişirken kendimiz olarak nasıl kalacağız?Fakat bugün bu eski sorunun içine yeni bir aktör girdi. Algoritma.

Kültürün Yeni Aktörü: Algoritma

Mümtaz Turhan kültür değişmesini incelerken kültürlerin karşılaşmasında göç, eğitim, şehirleşme ve doğrudan temas önemliydi.Bugün insan başka bir kültürle karşılaşmak için başka bir ülkeye gitmek zorunda değil. Telefonunu açması yeterli.Osmaniye’deki bir genç ile Bakü’deki, Astana’daki veya Bişkek’teki bir genç fiziksel olarak birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olabilirler. Fakat aynı TikTok akışında yaşayabilirler.

Aynı müziği dinleyebilirler.

Aynı diziyi izleyebilirler.

Aynı küresel fenomenleri takip edebilirler.

Aynı yapay zekâ sistemine soru sorabilirler.

Bu insanlık tarihinde küçümsenemeyecek bir kültürel kırılmadır. Çünkü ilk kez kültür değişiminin önemli aktörlerinden biri insan olmayan bir seçim mekanizmasıdır. Algoritma.

Üstelik algoritma yalnızca bize içerik göstermiyor. Neyi göreceğimizin sırasını belirliyor. Kimin görünür olacağını seçiyor. Neyin popülerleşeceğini etkiliyor. Hangi sembollerin dolaşıma gireceğine aracılık ediyor.Kimin sesini daha fazla duyacağımızı belirleyebiliyor.

TÖRE çalışmasında bu süreci “algoritmik kültür değişmesi” olarak kavramsallaştırıyorum: kültürel değerlerin, sembollerin, davranışların ve kimlik modellerinin algoritmik öneri sistemleri aracılığıyla seçilerek dolaşıma sokulması ve bireylerin anlam dünyasını dönüştürmesi. Buradaki mesele gençlerimizi dünyaya kapatmak değildir.Böyle bir şey ne mümkündür ne de arzu edilmelidir.Tam tersine.Türk dünyasının gençleri dünyayı tanımalı, farklı diller öğrenmeli, farklı kültürlerle karşılaşmalı, bilimsel ve teknolojik gelişmenin merkezinde bulunmalıdır.

Asıl soru başka:Dünyaya açılırken kendi anlamımızı üretmeye devam edebilecek miyiz?Gökalp’in hars ve medeniyet tartışmasının 21. yüzyıldaki yeni biçimi belki tam olarak budur.

Eskiden soru Batılılaşırken kendimiz olarak kalıp kalamayacağımızdı.Bugün soru daha karmaşık: Algoritmalar çağında dünyaya açılırken kültürel özne olarak kalabilecek miyiz?

Bakü’deki Genç ile İstanbul’daki Genç Birbirini Ne Kadar Tanıyor?

Bu soruyu özellikle önemsiyorum.Çünkü devletler birbirlerine yaklaşabilir. Diplomatlar görüşebilir. Uluslararası kuruluşlar kurulabilir. Üniversiteler protokol imzalayabilir. Ulaşım koridorları açılabilir. Ticaret hacmi büyüyebilir. Bütün bunlar son derece değerlidir.

Fakat sosyoloji başka bir düzeye bakar.İnsanlara.

Bakü’deki 18 yaşındaki bir genç Türkiye’yi nasıl görüyor?

İstanbul’daki bir genç Kazakistan hakkında gerçekten ne biliyor?

Taşkent’teki bir üniversite öğrencisi Azerbaycan edebiyatından kimi okuyor?

Türkiye’deki bir öğrenci Kırgızistan’daki yaşıtının gündelik hayatını ne kadar tanıyor?

Gençlerimiz birbirlerini sosyal medyada takip ediyor mu?

Birbirlerinin üniversitelerinde okumayı düşünüyor mu?Birlikte şirket kurmayı hayal ediyor mu?

Ortak araştırma yapmak istiyor mu?

Bir başka Türk devletinde yaşamayı yabancı bir ülkede yaşamakla aynı biçimde mi algılıyor?

Bunların cevaplarını bilmiyoruz. Oysa ölçmediğimiz yakınlığı stratejik kapasiteye dönüştürmemiz zordur. Belgelerde ORTAK fikrinin ortaya çıktığı nokta da budur: kurumsal yakınlaşmanın toplumların birbirine otomatik olarak yaklaşması anlamına gelmediğini, bunun özellikle genç kuşaklar düzeyinde araştırılması gerektiğini savunmaktadır.

Belki Türk dünyası araştırmalarında bundan sonraki büyük adım tam olarak budur.

Haritalardaki yakınlıktan insanların zihnindeki yakınlığa geçmek.Birbirimize Yakın Olduğumuzu Söylüyoruz;

Peki Ne Kadar?

Sosyolojinin bazen rahatsız edici bir tarafı vardır. Sevdiğimiz varsayımları da ölçmek ister.“Türk dünyasında güçlü bir kardeşlik vardır” dediğimizde sosyolog şu soruyu sorar:

Ne kadar?

“Gençler ortak tarihimizi biliyor.

”Hangileri?

Neyi biliyorlar?

O tarihe hangi anlamı yüklüyorlar?

“Birbirimize güveniyoruz.

”Kim kime güveniyor?

Hangi konuda?

Bir turist olarak mı?

Bir iş ortağı olarak mı?

Bir akademik ortak olarak mı?

Bir kriz anında mı?

“Ortak geleceğimiz var.” Gençler gerçekten başka Türk devletlerinde eğitim görmek, çalışmak, araştırma yapmak, girişim kurmak ve yaşamak istiyorlar mı?Sosyolojinin hamasetten ayrıldığı nokta tam da burada başlar: İnandığımız şeyi ölçmekten korkmamak. Sonuç beklediğimiz kadar güçlü çıkmayabilir.Bu bizi rahatsız etmemeli.Tam tersine nereden başlamamız gerektiğini gösterir.

Çünkü bilim, istediğimiz sonucu doğrulamak için değil, gerçekte nerede olduğumuzu anlayabilmek için vardır.“

Anlam Güvenliği” Neden Önemli?

Bugün güvenlik dediğimizde sınır güvenliğini düşünüyoruz. Enerji güvenliğini düşünüyoruz. Gıda güvenliğini. Siber güvenliği. Veri güvenliğini. Teknoloji güvenliğini. Bunların hepsi hayati meselelerdir. Fakat 21. yüzyılda başka bir güvenlik alanının giderek önem kazanacağını düşünüyorum: Anlam güvenliği.Bununla herkesin aynı şeyi düşünmesini kastetmiyorum.Hatta tam tersini kastediyorum.Bir toplumun gücü herkesin aynı düşünmesinden gelmez. Farklı düşünen insanların kendilerini hâlâ aynı toplumsal dünyanın üyeleri olarak görebilmelerinden gelir. Aynı konuda anlaşmayabiliriz. Farklı siyasi görüşlere sahip olabiliriz. Farklı hayat tarzlarımız olabilir. Tarihin bazı bölümlerini farklı yorumlayabiliriz. Ama birbirimizi bütünüyle yabancı, düşman veya gayrimeşru görmeye başladığımız anda toplumsal bağ başka bir niteliğe dönüşür. Anlam güvenliği bu nedenle düşünsel homojenlik değildir. Farklılıkların üzerinde yaşayabileceği müşterek zeminin korunmasıdır. TÖRE raporunda kavram tam da bu şekilde tanımlanıyor: insanların farklılıklarını korurken kendilerini ortak bir tarihsel sürekliliğin, ortak kamusal gerçekliğin ve ortak geleceğin parçaları olarak görebilme kapasitesi. Bence bu kavram Türk dünyası açısından özellikle önemlidir. Çünkü ortaklığımızı aynılık üzerine kurarsak kırılgan bir birlik üretiriz.

Tek Ses Değil, Ortak Ahenk

Türkiye Azerbaycan değildir.

Azerbaycan Kazakistan değildir.

Kazakistan Özbekistan değildir.

Özbekistan Kırgızistan değildir.

Ve böyle olması da gerekmez.

Her toplumun farklı modernleşme deneyimi vardır.

Farklı devlet geleneği.

Farklı ekonomik yapı.

Farklı siyasi kültür.

Farklı tarihsel travmalar.

Farklı komşuluk ilişkileri.

Farklı gündelik hayat.

Türk dünyasını güçlü kılacak şey bu farklılıkların ortadan kaldırılması değildir.

Tam tersine, bu farklılıkları taşıyabilecek kadar geniş bir ortak anlam alanı oluşturabilmektir. Bir orkestrayı düşünelim. Bütün enstrümanlar aynı sesi çıkarsaydı buna müzik demezdik. Keman başka ses çıkarır. Viyolonsel başka. Piyano başka. Nefesliler başka. Müzik, farklı seslerin yok edilmesinden değil, birbirlerini duyabilmelerinden doğar.

Türk dünyası için de ihtiyacımız olan şey bana göre budur: Tek ses değil, ortak ahenk. Bu ayrım son derece önemlidir.Çünkü ortak gelecek fikri ancak çoğulluğu taşıyabildiği ölçüde yaşayabilir.

Gaspıralı’nın Cümlesine Yeniden Bakmak

İsmail Gaspıralı’nın bize bıraktığı büyük formülü yeniden hatırlayalım:“Dilde, fikirde, işte birlik.”Ne kadar güçlü bir cümle.

Dil…Birbirimizi anlayabilmek.

Fikir…Birbirimizle düşünebilmek.İş…

Birlikte üretebilmek.

21. yüzyılda bu formülün yanına bir araştırma sorusu daha koymamız gerektiğini düşünüyorum: Gelecekte ortaklık.Çünkü ortak dil geçmişten gelebilir.Ortak destan geçmişten gelebilir.Ortak semboller geçmişten gelebilir.Ortak hafıza geçmişten gelebilir.Ama ortak gelecek geçmişten miras alınamaz.İnşa edilir. Bu nedenle Gaspıralı’yı değiştirmek değil, onun açtığı düşünsel yolu bugünün şartlarında devam ettirmek gerekiyor:Dilde yakınlık, fikirde müştereklik, işte beraberlik ve gelecekte ortaklık. Gaspıralı’nın Yanına Ahmed Cevad’ı KoyarsakFakat toplumlar yalnızca fikirlerle kurulmaz.Duygularla da kurulur.

Tam burada Azerbaycan’dan çok güçlü bir isim çıkıyor karşımıza:Ahmed Cevad.Gaspıralı ortak düşünmenin sembollerinden biriyse Ahmed Cevad ortak hissetmenin sembollerinden biri olarak okunabilir.Çünkü medeniyet havzaları yalnızca antlaşmalarla oluşmaz.Şiirle de oluşur.Müzikle de.Hatırayla da.Bir başka toplumun acısını kendi acısı gibi hissedebilmekle de.Bir başka toplumun sevincine içtenlikle sevinebilmekle de.

Ortaklığın rasyonel tarafı kadar duygusal tarafı vardır.Bu nedenle Gaspıralı ile Ahmed Cevad’ı yan yana koyduğumuzda güzel bir hat ortaya çıkıyor:Gaspıralı ortak düşünmenin, Ahmed Cevad ortak hissetmenin hafızasıdır.Fakat içinde yaşadığımız yüzyıl bizden üçüncü bir aşamayı istiyor:Birlikte üretmek. İşte geçmişten geleceğe geçiş bence tam burada gerçekleşecek.2040’ın Türk Dünyasını Bugünün Gençleri KuracakGençlerden söz ederken sık kullandığımız bir cümle var:“Gençler geleceğimizdir.”Belki bu cümleyi değiştirmeliyiz.

Gençler yalnızca geleceğimiz değildir. Bugünümüzdür.Çünkü onları sürekli geleceğe gönderdiğimizde bugünün kararlarından uzaklaştırıyoruz.Bugün 16 yaşında olan bir genç 2040 yılında 30 yaşında olacak.Akademisyen olacak.Mühendis olacak.Öğretmen olacak.Sanatçı olacak.Girişimci olacak.Bürokrat olacak.Anne veya baba olacak.Dolayısıyla 2040’ın Türk dünyasını bugün ellili veya altmışlı yaşlarında olanların Türk dünyasına ilişkin duyguları değil, bugünün gençlerinin kuracağı ilişkiler belirleyecek.

O hâlde çok basit bir soru sormalıyız:16 yaşındaki bir Türk, Azerbaycan Türkü, Kazak, Kırgız veya Özbek genç için “Türk dünyası” ne demektir?Bir ders kitabı konusu mu?Tarihî bir hatıra mı?Duygusal bir kardeşlik söylemi mi?Siyasi bir kavram mı?Yoksa eğitim görebileceği, seyahat edebileceği, araştırma yapabileceği, girişim kurabileceği, arkadaşlık geliştirebileceği ve kendi geleceğini tasarlayabileceği gerçek bir sosyal alan mı?Bu sorunun cevabını bilmiyorsak Türk dünyasının 2040’ını da tam olarak bilmiyoruz demektir. Belki Yeni Bir Disipliner Bakışa İhtiyacımız Var: Türk Dünyası SosyolojisiTürk dünyasını tarihçiler inceliyor.Dil bilimciler inceliyor.Uluslararası ilişkiler uzmanları inceliyor.Siyaset bilimciler inceliyor.Ekonomistler inceliyor.Bunların hepsi gerekli.Fakat bana göre önümüzdeki dönemde daha güçlü biçimde geliştirmemiz gereken başka bir alan var:

Türk Dünyası Sosyolojisi.

Çünkü devletlerin ilişkisini bilmek toplumların ilişkisini bildiğimiz anlamına gelmez.Ticaret hacmini bilmek güven düzeyini bildiğimiz anlamına gelmez.Ortak tarih kitaplarına sahip olmak gençlerin ortak hafızaya sahip olduğunu kanıtlamaz.Ulaşım koridorlarının varlığı toplumların birbirine yaklaştığını tek başına göstermez.

Sosyoloji tam olarak burada devreye girer.

Birbirimizi nasıl görüyoruz?

Birbirimize ne kadar güveniyoruz?

Hangi semboller bizi hâlâ birbirimize bağlıyor?

Hangileri yeni kuşaklarda anlamını kaybediyor?

Birbirimizin toplumlarını gerçekten tanıyor muyuz?

Birbirimizle hangi dijital ağlarda karşılaşıyoruz?

Kriz zamanında dayanışıyor muyuz?

Ve bütün bunların sonunda: Birbirimizi geleceğimizin parçası olarak görüyor muyuz?

Türk dünyasının sosyolojisini kurmak, kardeşliğimizi ispatlamak için araştırma yapmak değildir.Kardeşlik dediğimiz toplumsal bağın nasıl yaşadığını, nerede güçlendiğini, nerede zayıfladığını ve yeni kuşaklarda nasıl yeniden üretilebileceğini anlamaktır.Peki Bütün Bunları Ölçebilir miyiz?Buraya kadar söylediklerimiz bir düşünce denemesi olarak kalabilir.Fakat bence kalmamalı.Çünkü sosyolojinin en güzel taraflarından biri, büyük düşünceleri araştırılabilir sorulara dönüştürebilmesidir.

Bir noktadan sonra sormamız gerekir: Türk dünyasında ortak aidiyet ne düzeydedir?Kişilerarası ve kurumsal güven nasıldır? Hangi ortak semboller kuşaklar arasında yaşamaya devam etmektedir?Gençler birbirlerini ne kadar tanımaktadır?Dijital kültürel dolaşım hangi yöndedir? Ortak gelecek tahayyülü ne kadar güçlüdür? Kriz dönemlerinde toplumsal dayanışma nasıl davranmaktadır?Ve bütün bunlar ülkeler, bölgeler ve kuşaklar arasında nasıl farklılaşmaktadır? İşte burada bu denemenin başından beri izlediğimiz düşünce hattı somut bir akademik öneriye dönüşebilir.Ben bu düşünsel hattı iki kavramla ifade etmeyi öneriyorum:

TÖRE ve ORTAK.

TÖRE, teorik çerçeveyi taşıyabilir:

T – Tarihsel Hafıza

Ö – Örüntülenen Ortak Anlam

R – Rıza, Güven ve Dayanıklılık

E – Eşgüdümlü Gelecek

ORTAK ise bunu araştırılabilir bir modele dönüştürebilir:

O – Ortak Referanslar

R – Rıza ve Güven

T – Toplumsal Dayanıklılık

A – Anlam GüvenliğiK – Kültürel Gelecek

Böylece biri bize neyi anlamamız gerektiğini, diğeri neyi ölçmemiz gerektiğini söyler. ORTAK’ın mevcut tasarımında da aidiyet, güven, ortak hafıza, ortak gelecek ve kriz dayanıklılığı temel araştırma kapasiteleri olarak tanımlanmakta; bunların karşılaştırmalı bir endekse dönüştürülmesi önerilmektedir.

Bunun sonucunda bir Türk Dünyası Ortak Anlam Haritası oluşturulabilir. Ama bu bildiğimiz haritalara benzemez. Sınırları göstermez. Dağları göstermez. Nehirleri göstermez.

Başkentler arasındaki kilometreleri de göstermez.Onun yerine güven ilişkilerini, sembolik yakınlıkları, gençlik etkileşimlerini, akademik ağları, kültürel ve dijital dolaşımı ve ortak gelecek algısını göstermeye çalışır.

Çünkü coğrafi haritalar ülkelerin birbirlerine ne kadar uzakta olduğunu gösterirken, böyle bir çalışma toplumların birbirlerine ne kadar yakın olduğunu gösterebilir. Belki Türk dünyasının önümüzdeki dönemde ihtiyacı olan haritalardan biri de budur.Hafızadan İstikbaleYazının başında “Hatırlamak yetiyor mu?” diye sormuştum.Şimdi cevabım daha açık:Hayır, yetmiyor.Ama hatırlamadan da gelecek kurulmuyor.Mesele geçmiş ile gelecek arasında tercih yapmak değil.

Geçmişi geleceğin hammaddesine dönüştürebilmek.Tarihsel hafızayı yaşayan anlama…Anlamı güvene…Güveni iş birliğine…İş birliğini ortak üretime…Ve bütün bunları ortak gelecek kapasitesine dönüştürebilmek.Türk dünyasının en büyük avantajlarından biri, bu yolculuğa sıfırdan başlamıyor olmasıdır. Muazzam bir hafızamız var. Dillerimiz birbirine sesleniyor. Hikâyelerimiz birbirini tanıyor. Müziklerimiz birbirine yabancı değil. Acılarımızın ve sevinçlerimizin birbirine değdiği uzun bir tarihimiz var.

Fakat 21. yüzyıl bize başka bir soru soruyor:

Bu büyük mirasla ne yapacağız?

Onu yalnızca koruyacak mıyız?

Yoksa onunla yeni bir şey mi üreteceğiz?

Bence Türk dünyasının asıl meselesi artık budur.

Bir medeniyet yalnız geçmişini hatırladığı için geleceğe kalmaz.

Geçmişinden geleceğe doğru yeni anlamlar üretebildiği için kalır. Bu nedenle TÖRE ve ORTAK düşüncesi bir sonraki aşamada Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türk dünyasının diğer coğrafyalarında üniversitelerin, araştırmacıların ve özellikle gençlerin katıldığı karşılaştırmalı bir akademik araştırma programına dönüştürülebilir. Ama böyle bir projenin amacı “birliğimizi kanıtlamak” olmamalıdır. Tam tersine.

Nerede gerçekten yakınız?

Nerede birbirimizi yalnızca yakın zannediyoruz?

Yeni kuşaklar hangi ortak sembolleri yaşatıyor?

Hangilerini artık tanımıyor?

Birbirimize ne kadar güveniyoruz?

Dijital dünyada birbirimizle ne kadar karşılaşıyoruz?

Ve en önemlisi: Birlikte nasıl bir gelecek hayal ediyoruz?

Bunları bilimsel olarak araştırabilirsek Türk dünyası tartışmasına yeni bir boyut ekleyebiliriz.

Jeopolitiğin yanına sosyolojiyi.

Koridorların yanına insanı.

Kurumların yanına güveni.

Hafızanın yanına geleceği. Çünkü ortak geçmiş bize bırakılmış bir mirastır; ortak gelecek ise bizim inşa etmemiz gereken bir kapasitedir. Bu ifade ORTAK tasarımının da özünü oluşturuyor. Ve belki Gaspıralı’nın bir asrı aşan çağrısını bugün yeniden düşünmenin yolu da buradan geçiyor: Dilde birbirimizi anlayabiliyoruz. Fikirde birbirimizi arıyoruz.İşte birbirimize yaklaşıyoruz. Şimdi mesele, gelecekte de birbirimizi bulabilmek.

Son Söz: Hafızadan İstikbale Bir Çağrı

Belki artık Türk dünyası hakkında yeni bir cümle kurmanın zamanı gelmiştir.

Uzun yıllar birbirimizi geçmişte aradık. Aynı kelimelerin köklerinde, destanlarda, şiirlerde, türkülerde, şehirlerde, mezarlarda ve ortak hatıralarda birbirimizin izlerini bulduk. Bunların her biri bize kim olduğumuzu hatırlattı. Şimdi ise başka bir eşiğin önündeyiz.

Artık yalnızca nereden geldiğimizi değil, nereye birlikte gidebileceğimizi konuşmalıyız. Çünkü bir medeniyetin büyüklüğü yalnızca ne kadar eski olduğuyla ölçülmez. Kendi hafızasından ne kadar güçlü bir gelecek üretebildiğiyle de ölçülür. Bu nedenle TÖRE’yi yalnızca bir kavram olarak düşünmüyorum.TÖRE, hafızadan istikbale uzanan bir düşünce çağrısıdır.

Hatırlayacağız. Ama yalnızca hatırlamak için değil. Anlayacağız. Ama yalnızca birbirimize benzediğimizi söylemek için değil. Birbirimize güveneceğiz. Ama yalnızca kardeşlik sözünü tekrar etmek için değil. Birlikte üreteceğiz.Ve nihayet birlikte bir gelecek tasavvur edeceğiz. ORTAK ise tam bu noktada başlamalıdır. Bir slogan olarak değil.Bir iddia olarak da değil.

Bir soru olarak.

Birbirimizi gerçekten ne kadar tanıyoruz?

Birbirimize ne kadar güveniyoruz?Gençlerimiz birbirlerini gelecekteki yol arkadaşları olarak görüyor mu?

Ortak hafızamız dijital çağda yaşamaya devam ediyor mu?

Aynı geçmişten gelen toplumlar, aynı geleceğin kurulmasına da katılmak istiyor mu?

Bu soruları Bakü’de, İstanbul’da, Astana’da, Taşkent’te, Bişkek’te ve Türk dünyasının diğer şehirlerinde aynı bilimsel yöntemle sorabildiğimiz gün, elimizde yalnızca yeni bir araştırma olmayacaktır. İlk defa Türk dünyasının sosyolojik haritasını çıkarmaya başlamış olacağız.

Sınırların değil, bağların haritasını.

Mesafelerin değil, yakınlıkların haritasını.

Nüfusların değil, güvenin haritasını.

Geçmişin değil, gelecek tahayyülünün haritasını.

Ve belki ORTAK’ın gerçek anlamı da burada ortaya çıkacaktır.

O – Ortak Referanslar

R – Rıza ve Güven

T – Toplumsal Dayanıklılık

A – Anlam GüvenliğiK – Kültürel Gelecek

Bunlar bir projenin beş başlığından daha fazlası olabilir. Türk dünyasının kendisine soracağı beş büyük soruya dönüşebilir.

Neyi birlikte hatırlıyoruz?Birbirimize ne kadar güveniyoruz?

Krizler karşısında ne kadar birlikte durabiliyoruz?

Farklılıklarımızla birlikte ortak bir anlam dünyası kurabiliyor muyuz?

Ve en önemlisi, aynı geleceğin içinde kendimize ve birbirimize yer verebiliyor muyuz?

Bu soruların cevaplarını önceden bildiğimizi varsaymamalıyız. Bilim zaten burada başlamaktadır.İnandığımızı ispatlamak için değil, bilmediğimizi öğrenmek için.Yakın olduğumuzu söylemek için değil, yakınlığımızın nerede yaşadığını ve nerede yeniden kurulması gerektiğini anlayabilmek için.

Bu nedenle bu yazının sonunda bir öneride bulunmak istiyorum: TÖRE düşüncesini ORTAK adıyla Türk dünyasını kapsayan büyük, karşılaştırmalı ve kuşaklar arası bir sosyolojik araştırma programına dönüştürelim. Üniversiteler katılsın. Araştırma merkezleri katılsın. Sosyologlar, tarihçiler, iletişimciler, sosyal psikologlar, eğitim bilimciler ve veri bilimciler aynı masaya otursun. Ama hepsinden önemlisi gençler katılsın. Çünkü mesele onlar hakkında araştırma yapmak değil, Türk dünyasının geleceğini onlarla birlikte anlamaktır.Belki bir gün elimizde yalnızca raporlar, makaleler ve istatistikler olmayacak.Bir Türk Dünyası Ortak Anlam Haritası olacak. Bir Ortak Gelecek Endeksi olacak. Gençlerin birbirlerini nasıl gördüğünü izleyebileceğimiz karşılaştırmalı araştırmalar olacak. Kültürel sermayenin nerede sosyal sermayeye dönüştüğünü görebileceğimiz veriler olacak. Ve belki ilk kez, “Türk dünyası birbirine yakındır” demekle yetinmeyeceğiz. Bu yakınlığın nerede, nasıl ve ne kadar yaşadığını bileceğiz. O zaman TÖRE geçmişi anlatan bir kelime olmaktan çıkacak. Hafızadan istikbale yürüyüşün adı olacaktır. ORTAK ise yalnızca bir araştırmanın adı olmayacak. Birbirini hatırlayan toplumların, birbirini tanıyan;birbirini tanıyan toplumların, birbirine güvenen;birbirine güvenen toplumların da birlikte gelecek kurabilen bir medeniyet havzasına dönüşüp dönüşemeyeceğini sınayan büyük bir sosyolojik arayış olacaktır. Çünkü bize ortak bir geçmiş bırakıldı.Ama hiç kimse bize hazır bir ortak gelecek bırakmayacak. Onu biz kuracağız. Ve belki bugün Türk dünyasının önündeki en büyük soru artık şudur: Birbirimizi geçmişte bulduk. Peki gelecekte de bulabilecek miyiz?

TÖRE: Hafızadan İstikbale.

ORTAK: Geçmişin mirasını, geleceğin kapasitesine dönüştürmek.