Yeni Kuşaklar, Algoritmalar ve Türk Dünyasında Yakınlığın Değişen Anlamı

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi

Torino Üniversitesi

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki mesafe yaklaşık iki bin kilometredir. İstanbul’dan Almatı’ya baktığımızda mesafe daha da büyür. Taşkent, Bişkek, Astana derken Türk dünyasının geniş bir coğrafyaya yayıldığını görürüz.Fakat çağımızda toplumlar arasındaki mesafeyi kilometreyle ölçmek giderek anlamını kaybediyor.

Bakü’de yaşayan yirmi yaşındaki bir genç İstanbul’daki yaşıtını ne kadar tanıyor? İstanbul’daki bir genç Taşkent’te yaşayan bir gencin hangi müziği dinlediğini, geleceğe ilişkin ne düşündüğünü, nelerden endişe ettiğini biliyor mu? Astana’daki bir üniversite öğrencisi için Bakü veya Ankara gerçekten kendisini yakın hissettiği bir kültürel dünyanın parçası mı? Yoksa bu yakınlık daha çok devletler, tarih kitapları ve resmî söylemler düzeyinde mi kalıyor?

Belki daha da ilginç bir soru sormalıyız. Bakü’deki bir genç, Seul’deki bir müzisyeni İstanbul’daki bir yazardan daha iyi tanıyorsa coğrafi olarak kime daha yakındır?

İşte Türk dünyasının geleceği üzerine düşünürken beni asıl ilgilendiren mesele burada başlıyor.Çünkü artık yalnızca siyasi coğrafyada yaşamıyoruz.

Aynı zamanda algoritmik bir coğrafyada yaşıyoruz.

Haritadaki Komşumuz ile Ekrandaki Komşumuz Aynı Kişi Değil

Yüzyıllar boyunca insanın dünyasını büyük ölçüde coğrafya belirledi.Yakınınızdaki insanlarla ticaret yapıyordunuz. Onların dilini duyuyordunuz. Onların hikâyelerini biliyordunuz. Kültürler büyük ölçüde yollar, göçler, savaşlar ve ticaret üzerinden karşılaşıyordu.

Bugün bu ilişki değişiyor.Bir genç sabah Bakü’de uyanabilir; Kore müziği dinleyebilir, Amerikan dizisi izleyebilir, İngiliz bir içerik üreticisini takip edebilir, Japon animasyon kültürüyle ilgilenebilir ve akşam yapay zekâ ile İngilizce konuşabilir.Fiziksel olarak Azerbaycan’dadır.

Fakat kültürel olarak aynı anda dünyanın onlarca farklı noktasındadır.Türkiye’deki, Kazakistan’daki, Özbekistan’daki veya Kırgızistan’daki genç için de durum çok farklı değildir.

Bunun kendisi bir tehdit değildir. Tam tersine insanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir kültürel karşılaşma imkânıdır.

Fakat Türk dünyası açısından üzerinde düşünmemiz gereken bir sonuç doğuruyor:Coğrafi yakınlık artık kültürel yakınlığı garanti etmiyor.Birbirine binlerce kilometre uzaklıktaki iki insan aynı dijital kültürün içinde yaşayabilirken, aynı tarihsel ve kültürel havzaya ait iki genç birbirlerinin dünyasına hiç girmeyebilir.Bu nedenle bugün yeni bir kavrama ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum:

Algoritmik coğrafya.Siyasi coğrafya bize hangi ülkelerin birbirine komşu olduğunu gösterir.Algoritmik coğrafya ise kimlerin birbirlerinin ekranlarında komşu olduğunu gösterir. Ve 21. yüzyılda bu ikinci harita giderek daha önemli hâle geliyor.Algoritma Bize Yalnızca Video GöstermiyorSosyal medya platformlarını çoğu zaman iletişim araçları olarak düşünüyoruz.

Oysa algoritmalar çok daha temel bir iş yapıyor.Dikkatimizi dağıtıyorlar.Neyi göreceğimizi seçiyorlar.Kimi tanıyacağımızı belirliyorlar.Hangi müziği keşfedeceğimize, hangi tartışmaya katılacağımıza, hangi ülkeyi merak edeceğimize kadar gündelik kültürel deneyimimizin önemli bir bölümüne aracılık ediyorlar.

Dolayısıyla yeni kuşakların dünyasında kültürel yakınlık artık yalnızca ortak dil, tarih veya coğrafyadan doğmuyor.Görünürlükten de doğuyor.İki toplum tarihsel olarak birbirine çok yakın olabilir.Ama birbirlerinin filmlerini izlemiyorsa, kitaplarını okumuyorsa, müziğini dinlemiyorsa, bilim insanlarını tanımıyorsa, üniversiteleri arasında hareketlilik sınırlıysa ve gençleri dijital dünyada birbirleriyle karşılaşmıyorsa bu yakınlık zamanla gündelik hayattaki karşılığını kaybedebilir.

Buna karşılık tarihsel olarak birbirinden oldukça uzak iki toplum, sürekli aynı dijital içeriklerle karşılaşarak kültürel açıdan birbirine yaklaşabilir.Bu nedenle geleceğin kültürel yakınlığını yalnızca kilometrelerle ölçemeyeceğiz.Belki giderek daha fazla görünürlükle ölçeceğiz.Kimin ekranında kim var?

Kimin hikâyesini kim biliyor?

Kimin müziğini kim dinliyor?

Kimin geleceğini kim merak ediyor?

Bunlar artık sosyolojik sorulardır.

Ortak Geçmiş Ne Kadar Yeterli?

Türk dünyasının çok büyük bir avantajı var.

Ortak tarihsel hafıza.Dil akrabalığı.Kültürel benzerlikler.

Destanlar.Müzik.Edebiyat.Gelenekler.Ortak semboller ve hatıralar. Bütün bunlar toplumlar arasında güçlü bir yakınlık zemini oluşturuyor. Fakat tam burada biraz rahatsız edici bir soru sormamız gerektiğini düşünüyorum: Ortak geçmiş, ortak gelecek için yeterli midir?

Bence değildir.Geçmiş bize birbirimizi neden hatırlamamız gerektiğini anlatabilir.Ama gelecek bize neden birlikte yürümemiz gerektiğini anlatmak zorundadır.

Benedict Anderson ulusu açıklarken meşhur “hayal edilmiş cemaat” kavramını kullanmıştı. Bir toplumun üyeleri birbirlerinin büyük çoğunluğunu hiçbir zaman tanımazlar. Buna rağmen kendilerini aynı topluluğun parçası olarak tahayyül ederler.Bugün bu düşünceyi biraz ileri taşımamız gerektiğini düşünüyorum.

Türk dünyasının yalnızca hayal edilmiş bir geçmişe değil, hayal edilmiş bir geleceğe de ihtiyacı var.

0Bakü’deki genç geleceğini İstanbul’la, Taşkent’le, Astana’yla veya Bişkek’le ilişkilendirebiliyor mu?Bir üniversite öğrencisi başka bir Türk devletindeki üniversiteyi kendi eğitim dünyasının doğal parçası olarak görüyor mu?

Bir girişimci şirketini kurduğunda Türk dünyasını ortak bir ekonomik alan olarak düşünebiliyor mu?Bir bilim insanı ortak araştırma ağı hayal edebiliyor mu?Bir sanatçı eserinin bu geniş coğrafyada dolaşabileceğini düşünüyor mu?

Eğer bunların cevabı giderek daha fazla “evet” olursa başka bir şey oluşmaya başlar.Coğrafi yakınlık, sosyolojik yakınlığa dönüşür.

Geçmiş Bizi Akraba Yapar, Gelecek Bizi OrtaklaştırırToplumların yalnızca geçmişle yaşadığını düşünmek büyük bir yanılgıdır.İnsan topluluklarını bir arada tutan en güçlü unsurlardan biri geleceğe ilişkin beklentidir.İnsanlar birlikte daha iyi yaşayabileceklerine inanıyorsa kurumlara yatırım yaparlar.

Çocuklarını ortak projelere gönderirler.Birbirlerinin dilini öğrenirler.Ticaret yaparlar.Ortak kurumları önemserler.Birbirlerinin başarısını kendi dünyalarının başarısı olarak görmeye başlarlar.

Tam tersine ortak gelecek beklentisi kaybolduğunda ortak geçmiş giderek törensel bir hatıraya dönüşebilir.Bayramlarda hatırlanır.Konuşmalarda zikredilir.Sembollerde yaşar.Fakat gündelik hayatı şekillendirme kapasitesi azalır.Bu nedenle Türk dünyası açısından şu ayrımı önemli buluyorum:Hafıza bizi birbirimize tanıtır. Gelecek tasavvuru ise birbirimize bağlar.

Bence önümüzdeki yılların en önemli meselesi bu ikinci bağı kurabilmek olacaktır.Trenler Birbirine Bağlanırken İnsanlar da Bağlanıyor mu?Bugün Türk dünyasında çok önemli ulaştırma ve ticaret projeleri konuşuluyor.

Orta Koridor bunların başında geliyor.Orta Asya’dan Hazar’a, Azerbaycan’dan Türkiye’ye ve oradan Avrupa’ya uzanan ulaşım ağı yalnızca ekonomik değil, stratejik açıdan da giderek önem kazanıyor.

Demiryolları yapılıyor.Limanların kapasitesi artırılıyor. Enerji hatları kuruluyor.Gümrük süreçleri kolaylaştırılıyor. Bunların hepsi gerekli.

Fakat benim sosyolojik açıdan merak ettiğim başka bir şey var:Konteynerler hareket ederken insanlar da hareket ediyor mu?

Çünkü ekonomik koridor ile toplumsal koridor aynı şey değildir.Bir demiryolu iki şehri birbirine bağlayabilir.Ama iki toplumu birbirine bağlamayabilir.İ

şte bu nedenle Orta Koridor tartışmasının yanına başka bir kavram eklemeyi öneriyorum:Sosyolojik koridor.Bu koridordan yalnızca mal geçmemeli.

Öğrenci geçmeli.Akademisyen geçmeli.Sanatçı geçmeli.Girişimci geçmeli.

Öğretmen geçmeli.Araştırmacı geçmeli.

Kitap geçmeli.

Film geçmeli.

Müzik geçmeli.

Fikir geçmeli.

Bir Bakülü üniversite öğrencisinin İstanbul’da bir dönem eğitim görmesi, bir Taşkentli araştırmacının Bakü’de ortak proje yürütmesi, bir Kazak girişimcinin Türkiye’de şirket kurması veya bir Türk öğrencinin Bişkek’te birkaç ay yaşaması bazen onlarca resmî toplantıdan daha güçlü toplumsal bağ üretebilir.

Çünkü toplumlar birbirlerini bildiriler üzerinden tanımaz.Karşılaşarak tanır.

Simmel: Yakın Olmak Tanımak Demek Değildir

Georg Simmel’in sosyolojisi burada bize önemli bir şey hatırlatıyor.İnsanlar fiziksel olarak birbirlerine yakın olabilir ama sosyal olarak uzak kalabilirler.Aynı şehirde yaşayan iki grup birbirlerinin dünyasına hiç girmeyebilir.Buna karşılık fiziksel olarak uzak iki insan güçlü bir sosyal yakınlık kurabilir.Dijital çağ bu Simmelci paradoksu olağanüstü biçimde büyüttü.

Bakü ile İstanbul arasında fiziksel mesafe var.Ama iki genç her gün konuşuyorsa sosyal mesafe son derece küçülebilir. Tersine aynı tarihsel kökten gelen iki toplumun gençleri birbirlerini dijital dünyada hiç görmüyorsa sosyal mesafe büyüyebilir.Demek ki Türk dünyasının geleceği açısından yalnızca mesafeleri kısaltmak yeterli değildir.Karşılaşmaları çoğaltmak gerekir.

Burada devletlerin yapabilecekleri kadar üniversitelerin, medya kuruluşlarının, kültür kurumlarının, teknoloji şirketlerinin ve sivil toplumun yapabilecekleri de önemlidir.

Çünkü siyasi yakınlık yukarıdan kurulabilir.Toplumsal yakınlık ise gündelik hayatın içinde üretilir.Yapay Zekâ Dil Mesafesini Ortadan Kaldırırsa Ne Olacak?

Önümüzde başka bir büyük dönüşüm daha bulunuyor.Yapay zekâ destekli anlık çeviri sistemleri hızla gelişiyor.Birkaç yıl sonra farklı Türk dillerini konuşan insanların birbirleriyle iletişim kurması bugünkünden çok daha kolay olabilir.Bir Kazak kendi dilinde konuşacak.

Bir Türk Türkiye Türkçesiyle cevap verecek.Bir Özbek kendi dilini kullanacak.Teknoloji konuşmayı eşzamanlı çevirecek.Bu, Türk dünyası açısından olağanüstü bir fırsattır.Fakat aynı zamanda ilginç bir sosyolojik paradoks yaratabilir.Birbirimizi anlamak kolaylaşırken birbirimizin dilini öğrenme ihtiyacımız azalabilir.Oysa dil yalnızca bilgi aktarma aracı değildir.Bir toplumun mizahını taşır.Hafızasını taşır.Duygularını taşır.Dünyayı sınıflandırma biçimini taşır.

Bazı kelimelerin tam karşılığı başka bir dilde yoktur; çünkü kelimeler yalnız nesneleri değil, yaşanmış deneyimleri de taşırlar.Bu nedenle teknoloji dil engelini azaltabilir ama kültürel yakınlığı kendiliğinden üretemez.Hatta gelecekte çok ilginç bir durumla karşılaşabiliriz:Birbirimizin söylediği her şeyi anlayabilir ama birbirimizin dünyasını yeterince tanımayabiliriz.İşte sosyoloji tam burada teknolojiye sınırını hatırlatır.İletişim kurmak ile anlamak aynı şey değildir.

Bakü Bu Yeni Haritada Neden Önemli?

Azerbaycan’ın konumunu yalnızca siyasi harita üzerinden değerlendirdiğimizde önemli bir ülke görüyoruz.Fakat bağlantılar haritasından baktığımızda önemi daha da belirginleşiyor.Bir tarafta Orta Asya.Diğer tarafta Türkiye.Kuzeyde Rusya.Güneyde İran.Batıda Kafkasya ve Avrupa’ya uzanan yollar.Doğuda Hazar.

Bu konum Azerbaycan’ı yalnızca enerji ve ulaştırma açısından değil, toplumsal dolaşım açısından da önemli bir bağlantı alanı hâline getirebilir.Bakü gelecekte yalnızca konteynerlerin ve enerjinin geçtiği bir merkez olmak zorunda değildir.Öğrencilerin buluştuğu bir şehir olabilir.Türk dünyasının akademik toplantılarının merkezi olabilir.Teknoloji girişimlerinin karşılaştığı alan olabilir.

Ortak medya ve kültür üretiminin merkezlerinden biri olabilir.Gençlerin birbirlerini keşfettiği bir şehir olabilir.Bu ayrım önemlidir.Çünkü jeopolitik merkez olmak coğrafyayla mümkündür; sosyolojik merkez olmak insan çekebilme kapasitesi gerektirir.Yeni Kuşakların “Biz”i Eskisi Gibi OlmayabilirBurada belki en dikkatli düşünmemiz gereken meseleye geliyoruz.Yeni kuşaklara geçmişi aktarmak elbette önemlidir.

Ama onların kimlik dünyasını yalnızca geçmiş üzerinden kurmaya çalışmak yeterli olmayabilir.Çünkü gençler bize başka bir soru sorabilir:“Peki bunun benim geleceğimle ne ilgisi var?”Bu soruya güçlü bir cevap verebilmemiz gerekir.Türk dünyası bir genç için yalnızca ortak tarih demekse bağ güçlü ama sınırlı kalabilir.

Fakat aynı genç için Türk dünyası aynı zamanda eğitim fırsatıysa…İş imkânıysa…Bilim ağıysa…Seyahat alanıysa…Girişimcilik ekosistemiyse…Sanat dünyasıysa…Arkadaşlıksa…Aşk ise…Müzikse…Gündelik hayatın doğal bir parçasıysa…kimlik başka bir derinlik kazanır.Çünkü kimlik yalnızca “nereden geldik?” sorusunun cevabı değildir.“Nereye birlikte gidebiliriz?” sorusunun da cevabıdır.

Belki Geleceğin Haritasını Algoritmalar Çizecek

Buradan biraz daha ileriye ilişkin bir kestirim yapmak istiyorum.Önümüzdeki yirmi yılda Türk dünyasının toplumsal bütünleşmesini yalnızca devletler arasındaki anlaşmalar belirlemeyecek.Algoritmalar da belirleyecek.Eğer Bakü’deki genç İstanbul’daki içeriği görüyorsa…Taşkent’teki genç Kazakistan’daki müziği keşfediyorsa…

Türkiye’deki öğrenci Kırgızistan’daki bir bilim insanının çalışmasına ulaşabiliyorsa…Türk dünyasının filmleri, dizileri, kitapları ve fikirleri aynı dijital dolaşım alanına girebiliyorsa…yeni bir ortak kamusal alan oluşabilir.Ama bunun tersi de mümkündür.

Siyasi ilişkiler güçlenirken toplumların dijital dünyaları birbirinden uzaklaşabilir.Bu durumda çok ilginç bir paradoks ortaya çıkar:Devletler yakınlaşırken toplumlar birbirine yabancı kalabilir.Bu nedenle geleceğin kültür politikası yalnızca ortak etkinlikler düzenlemek değildir.Dijital görünürlük üretmektir.Birbirimizin ekranında yer bulabilmektir.

Çünkü 21. yüzyılda bir toplumun başka bir toplum için var olması yalnızca haritada görünmesiyle değil, gündelik dikkat dünyasında görünmesiyle de ilgilidir.Peki Birbirimizi Gerçekten Tanıyor muyuz?Başlangıçtaki soruya geri dönelim.Birbirimizi gerçekten tanıyor muyuz?Belki önceki kuşaklara göre birbirimize ulaşma imkânımız çok daha fazla.Ama ulaşabilmek, tanımak anlamına gelmiyor.Aynı kökten gelmek de birbirini tanımayı garanti etmiyor.Ortak geçmiş büyük bir sermayedir.

Ama sermaye kullanılmadığında yalnızca miras olarak kalır.Türk dünyasının önünde bugün çok özel bir fırsat bulunuyor.Fiziksel bağlantılar güçleniyor.Kurumsal ilişkiler gelişiyor.Ekonomik dolaşım artıyor.Yeni ulaşım hatları ortaya çıkıyor.Teknoloji dil engellerini azaltıyor.Fakat bütün bunların üzerine bir katman daha eklememiz gerekiyor:İnsanların birbirlerinin hayatlarına girmesi.

Belki bu nedenle Türk dünyasının geleceğini belirleyecek en önemli göstergelerden biri kaç kilometre demiryolu yaptığımız olmayacaktır.Kaç öğrencinin başka bir Türk devletinde eğitim aldığına…Kaç ortak bilimsel çalışma üretildiğine…Kaç filmin sınırları aştığına…Kaç girişimcinin ortak şirket kurduğuna…Kaç gencin başka bir Türk şehrini kendisine yabancı görmediğine…da bakmamız gerekecek.

Çünkü yollar ekonomileri birbirine bağlayabilir.Karşılaşmalar toplumları birbirine bağlar.Ve belki Türk dünyasının önündeki en önemli sosyolojik mesele tam olarak budur.Geçmişimiz bize birbirimizi neden hatırlamamız gerektiğini söylüyor.Şimdi yeni kuşakların cevaplaması gereken başka bir soru var:Birbirimizi geleceğimizin parçası olarak görebiliyor muyuz?Çünkü geçmiş bizi akraba yapabilir.Fakat gelecek ancak birlikte hayal edildiğinde bizi gerçekten ortaklaştırır.