
Eski Mezopotamya’dan İbrahimî dinlere uzanan inanç, kurban, ceza ve ahlak anlayışıüzerine bir düşünce yazısı
Kaya Kerimoğlu
GİRİŞ
İnsanlık tarihine baktığımızda inançların hiçbir zaman tek bir günde ortaya çıkmadığınıgörürüz. İnsanlar yaşadıkları coğrafyanın, korkularının, ihtiyaçlarının, savaşlarının, doğaolaylarının ve toplum düzenlerinin etkisiyle inançlarını şekillendirmişlerdir. Binlerce yılboyunca bir toplumun hikâyesi başka bir toplumun hafızasına girmiş, bir tanrının adıdeğişmiş, bir kahramanın hikâyesi yeniden anlatılmış, eski bir tören yeni bir anlamkazanmıştır.
Bu açıdan Mezopotamya insanlık tarihinin en önemli merkezlerinden biridir. Dicle veFırat nehirleri arasında kalan bölge, binlerce yıl boyunca şehirlerin, devletlerin veinançların birbirini etkilediği büyük bir kültür alanı olmuştur.
Bugün Sümerler dediğimiz toplum, özellikle MÖ 4. binyılın sonlarından itibarenşehirleşme ve yazının gelişmesiyle insanlık tarihinin en önemli uygarlıklarından birinimeydana getirdi. Uruk, Ur, Eridu, Lagaş, Nippur ve Kiş gibi şehirler yalnızca siyasimerkezler değil, aynı zamanda dini ve kültürel merkezlerdi.
Sümerlerin bıraktığı çivi yazılı tabletler sayesinde onların dünyasına diğer birçok eskitoplumdan çok daha yakından bakabiliyoruz. Hukuk, ticaret, şiir, tanrılar, ritüeller,hastalıklar, ölüm ve insanın kaderi hakkında yazılmış metinler, binlerce yıl önce yaşayaninsanların dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösteriyor.
Bu yazının amacı, Sümerlerin bütün inançlarının daha sonra İbrahimî dinlere aynenaktarıldığını iddia etmek değildir. Böyle kesin bir sonuca ulaşmak için elimizde yeterlikanıt yoktur. Benim asıl sorum daha farklıdır:
Acaba Mezopotamya’da binlerce yıl boyunca gelişen inanç ve toplum düzeni, dahasonra ortaya çıkan İbrahimî geleneklerin düşünsel ve kültürel çevresini etkilemiş olabilirmi?
Ve daha da önemlisi: Acaba Hz. İbrahim’i, yalnızca kendi döneminin inançlarına karşı çıkan bir peygamberolarak değil, eski Mezopotamya’nın bazı geleneklerini ahlaki açıdan dönüştüren birinanç devriminin sembolü olarak okumak mümkün müdür?
SÜMERLER VE ESKİ MEZOPOTAMYA
Sümer uygarlığının başlangıcı yaklaşık MÖ 4. binyıla kadar götürülür. Özellikle MÖ3500-3000 arasında şehirleşme hızlanmış, yazının ilk biçimleri ortaya çıkmış vekarmaşık toplum düzenleri gelişmiştir.Daha sonraki yüzyıllarda Sümer şehirleri Akadlar, Babiller ve Asurlularla aynı kültüreldünyanın içinde yer aldı. Bu nedenle Mezopotamya tarihini birbirinden tamamen kopukuygarlıklar şeklinde düşünmek yanıltıcı olur. Diller değişse bile eski tanrılar, hikâyeler,ritüeller ve düşünceler farklı biçimlerde yaşamaya devam etti.Ur şehri bu açıdan özellikle önemlidir. Ur, MÖ 3. binyılın sonlarında büyük bir siyasi veekonomik merkez haline gelmişti. Ur-Nammu döneminde yaklaşık MÖ 21. yüzyıldahazırlanan hukuk metni, günümüze ulaşan en eski hukuk derlemelerinden biri kabuledilir.
Dolayısıyla Mezopotamya yalnızca tapınakların ve tanrıların ülkesi değildi. Aynızamanda insanların nasıl yaşayacağını, borçlarını, evliliklerini, miraslarını, suçlarını vecezalarını düzenleyen gelişmiş toplumların bulunduğu bir bölgeydi.
İNANÇ VE ŞAMANİK UNSURLAR
Sümerlere doğrudan “şamanist” demek tarihsel açıdan kesin bir ifade değildir. Sümerdini kendi şartları içinde gelişmiş çok tanrılı ve kurumsal bir inanç sistemiydi.Bununla birlikte eski Mezopotamya’nın özellikle erken dönemlerindeki doğaüstügüçlerle ilişki kurma, ruhlar, hastalıkların görünmeyen nedenlerle açıklanması, kehanet,ritüel ve büyü gibi unsurlar bazı şamanik geleneklerle benzerlik taşır.
Daha sonraki Mezopotamya toplumlarında āšipu adı verilen ritüel uzmanları hastalık,kötü ruhlar ve büyü gibi konularla ilgileniyor; bārû adı verilen kâhinler ise alametleriyorumluyordu. O dönemde din, tıp, büyü ve kehanet arasında bugünkü kadar kesinsınırlar bulunmuyordu.Bu nedenle benim burada savunduğum düşünce “Sümerler yüzde yüz şamandı”değildir. Daha doğru soru şudur:
Acaba Mezopotamya’nın erken dönemlerindeki doğa ve ruh merkezli inanç biçimleri,sonraki kurumsal dinlerin oluştuğu kültürel zeminin bir parçası mıydı?
UR ŞEHRİ VE HZ. İBRAHİM
Hz. İbrahim’in Ur ile bağlantısı, bu konunun en dikkat çekici noktalarından biridir.Kutsal geleneklerde Hz. İbrahim’in Ur’dan çıkışı anlatılır. Fakat burada önemli bir tarihselsorun vardır: Bugün Irak’ın güneyinde bulunan Ur kentinin, kutsal metinlerde geçen“Keldanilerin Ur’u” olup olmadığı kesin değildir. Bu konu araştırmacılar arasındatartışılmıştır.
Ayrıca Hz. İbrahim’in doğum tarihi konusunda da kesin bir tarih veremiyoruz.Geleneksel kronolojiler onu genel olarak MÖ 2. binyıl bağlamına yerleştirir. Bu nedenle “Hz. İbrahim tam olarak şu yılda Ur’da doğdu” demek tarihsel açıdan doğru olmaz.

Ancak daha geniş bir çerçeveden baktığımızda ilginç bir gerçek vardır: İbrahimanlatısının coğrafi arka planı ile Sümer, Akad ve Babil dünyasının yaşadığı Mezopotamyacoğrafyası büyük ölçüde kesişmektedir.Bu durum tek başına doğrudan bir etkiyi kanıtlamaz. Fakat kültürel hafızanın devamlılığıaçısından araştırılması gereken önemli bir bağlantı oluşturur.
TUFAN: ZİUSUDRA, ATRAHASİS, UTNAPİŞTİM VE NUH
Mezopotamya ile İbrahimî gelenekler arasındaki en dikkat çekici benzerliklerden biritufan anlatısıdır..Sümer geleneğinde Ziusudra adlı tufan kahramanı vardır. Akad geleneğinde Atrahasis,Gılgamış Destanı’nda ise Utnapiştim olarak karşımıza çıkar.
Bu anlatılarda büyük bir tufan, tanrısal bir karar, seçilmiş bir kişinin uyarılması, birgeminin hazırlanması, canlıların korunması ve tufandan sonra yeni bir hayatınbaşlaması gibi unsurlar görülür.Daha sonra Nuh anlatısında da büyük tufan, gemi, canlıların korunması ve insanlığınyeniden başlaması gibi unsurlar bulunur.
Buradan “Nuh’un hikâyesi kesin olarak Sümerlerden alınmıştır” sonucunu çıkarmakdoğru değildir. Ancak Mezopotamya’da tufan anlatısının Nuh anlatısından çok daha eskiolduğunu biliyoruz.
Bence burada asıl önemli olan “kim kimden aldı?” sorusundan çok, hikâyelerin binlerceyıl boyunca nasıl değişerek yaşadığıdır.Bir toplumun tufanı başka toplumda yeni bir isim kazanmış olabilir. Eski bir hikâye yenibir ahlaki anlamla yeniden anlatılmış olabilir.
İNSAN KURBANI VE UR KRALİYET MEZARLARI
Bu yazının merkezindeki düşüncelerden biri kurban meselesidir. Eski Mezopotamya toplumlarında hayvan kurbanı önemli bir ritüeldi. Fakat bazıdönemlerde insan kurbanının da uygulandığına dair arkeolojik bulgular vardır. Ur Kraliyet Mezarlığı’nda, yaklaşık MÖ 2600-2500 yıllarına tarihlenen mezarlarda çoksayıda insan kalıntısı bulunmuştur. Bu kişiler, kraliyet mezarlarıyla bağlantılı olarakgömülmüşlerdir. Eski araştırmacılar bu insanların hükümdarla birlikte öteki dünyayagönderilen hizmetliler veya kurbanlar olduğunu düşünmüşlerdir. Modern araştırmalarise bu buluntuları daha karmaşık biçimde değerlendirmektedir.
Dolayısıyla bütün Sümerlerin sürekli insan kurban ettiği gibi bir sonuç çıkarmak doğrudeğildir. Ancak Ur’daki buluntular, en azından bazı dönemlerde yönetici sınıfın ölümüylebağlantılı toplu ölümlerin gerçekleştiğini göstermektedir.Burada beni düşündüren nokta şudur:
Eğer bir toplumda hükümdarın öteki dünyada da hizmete ihtiyaç duyacağıdüşünülüyorsa, insan hayatının dini düzen içinde nasıl değerlendirildiği sorusu ortayaçıkar.Kurban yalnızca bir hayvanı tanrıya sunmak değildir. Kurban anlayışının arkasındainsanın tanrıyla nasıl bir ilişki kurduğu düşüncesi vardır.
HZ. İBRAHİM VE KOÇ
İbrahim anlatısında çok daha farklı bir mesajla karşılaşıyoruz.
Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye hazırlanır. Son anda insan yerine bir koç kurbanedilir.İslami gelenekte bu olay Hz. İsmail ile ilişkilendirilir; Yahudi-Hristiyan geleneğinde iseİshak anlatısı vardır.Burada benim üzerinde durduğum nokta tarihsel olarak “İbrahim Sümerlerdeki insankurbanını bitirdi” iddiası değildir. Böyle bir iddiayı kanıtlayacak doğrudan bir belgeelimizde yoktur. Fakat hikâyeyi sembolik olarak okuduğumuzda çok güçlü bir mesaj ortaya çıkar:İnsan kurban edilmiyor.İnsan yerine hayvan kurban ediliyor. Bu, eski kurban düşüncesinin tamamen ortadan kaldırılması değil, anlamınındeğiştirilmesi olarak görülebilir.Belki mesaj şudur: Tanrı sizin çocuklarınızın kanına ihtiyaç duymaz.Eğer bu anlatıyı eski Mezopotamya’nın kurban geleneklerinin bulunduğu geniş kültürelortam içinde düşünürsek, Hz. İbrahim’in hikâyesi bir ahlaki dönüşümün sembolü olarakokunabilir. Bir devrimci bazen toplumun bütün alışkanlıklarını bir anda yok etmez. Onun yerine oalışkanlığın anlamını değiştirir.Kurban devam eder fakat insan kurban edilmez.Hayvan kurban edilir ve etinin ihtiyaç sahipleriyle paylaşılması gibi bir ahlaki boyutortaya çıkar.Bu nedenle benim için İbrahim’in koç kurban etmesi, yalnızca bir mucize anlatısı değil,aynı zamanda “Tanrı insan kanına ihtiyaç duymaz” düşüncesinin sembolü olarak daokunabilir.
ATEŞ, SU VE İLAHİ CEZA
İkinci büyük mesele ateş ve sudur.Eski Mezopotamya hukuk ve inanç dünyasında bazı suçlamaların ilahi hükme bırakıldığıuygulamalar bulunuyordu. Nehir sınaması bunlardan biridir. Su, insanın suçlu veyamasum olduğunu belirleyen ilahi bir araç olarak düşünülebiliyordu.
Ancak eski dünyada yalnızca su değil, ateş de güçlü bir semboldü.Ateş arındıran, yok eden ve cezalandıran bir güç olarak görülüyordu. Eski toplumlarınfarklı geleneklerinde ateşle sınama ve ateşle cezalandırma düşüncesinerastlanmaktadır. Fakat bunu doğrudan Sümerlere ait tek ve standart bir ceza sistemigibi göstermek doğru değildir.Hz. İbrahim anlatısında ise ateşin rolü çok daha dikkat çekicidir.İbrahim putları kırdıktan sonra kavmi tarafından cezalandırılmak üzere ateşe atılır.Fakat ateş onu yakmaz. İslami anlatıda Allah ateşe İbrahim için serin ve güvenliolmasını emreder.
Burada çok güçlü bir sembolik terslik vardır.Ateş normalde öldürür.Ama İbrahim ölmez.İnsanların ateş aracılığıyla verdiği hüküm geçersiz hale gelir. Bu yüzden hikâyeyi şöyle okumak mümkündür:İnsan, Tanrı adına hüküm verdiğini düşünerek başka bir insanı ateşe atabilir; fakat sonhüküm insana ait değildir.Su için de benzer bir düşünce kurulabilir. Nehir sınamasında insanın kaderi suya bırakılır.İbrahim anlatısında ise ateşin hükmü bozulur. Bu iki sembol yan yana getirildiğinde eski dünyanın “doğa üzerinden ilahi hükümverme” anlayışı ile İbrahim anlatısındaki “Tanrının hükmü insanın kontrolünde değildir”düşüncesi arasında ilginç bir karşılaştırma ortaya çıkar. Bunun tarihsel bir bağlantı olduğunu söylemek için elimizde yeterli kanıt yoktur. Fakatkültürel ve sembolik açıdan üzerinde düşünmeye değer bir benzerlik olduğu açıktır.
PUTLARIN KIRILMASI
İbrahim anlatısındaki bir diğer önemli unsur putların kırılmasıdır.Mezopotamya şehirlerinde tanrılar yalnızca soyut kavramlar değildi. Tapınaklar,heykeller, törenler ve rahiplik kurumları dini hayatın merkezindeydi. Her şehrin öneçıkan tanrıları vardı. Bu sistem içinde tanrıların heykelleri, tapınakları ve ritüelleri toplum düzeninin birparçası haline gelmişti.
İbrahim’in putları kırması bu açıdan yalnızca birkaç heykelin parçalanması değildir.Sembolik olarak bütün bir dini düzenin sorgulanmasıdır.Belki de İbrahim’in en büyük devrimi burada başlar:Tanrı heykelin içinde değildir.Tanrı insanın yaptığı bir nesne değildir. İnsan, kendi yaptığı putun önünde eğilmemelidir.Bu düşünce daha sonraki İbrahimî geleneklerde çok güçlü bir şekilde devam edecektir.
SÜMERLERDEN AKADLARA VE BABİLLERE
Sümer dünyasının ortadan kalkması, onun bütün düşüncelerinin yok olduğu anlamınagelmedi.Akadlar Sümer kültüründen büyük ölçüde etkilendi. Daha sonra Babil ve Asur toplumlarıda Mezopotamya’nın eski mirasını devraldı.Dil değişti fakat birçok hikâye yaşamaya devam etti. Tanrıların isimleri değişti.
Şehirlerin siyasi gücü değişti. Tapınakların düzeni değişti.Fakat eski hikâyeler yeni toplumlarda yeniden yazıldı.Bu nedenle İbrahimî geleneklerin ortaya çıktığı döneme geldiğimizde, Mezopotamyabinlerce yıllık bir kültürel hafızaya sahipti.Bu hafızanın İbrahimî gelenekler üzerinde doğrudan veya dolaylı etkileri olmuş olmasıihtimal dışı değildir. Ancak hangi hikâyenin ne zaman, kim tarafından ve hangi yollaaktarıldığını her zaman kesin olarak göstermek mümkün değildir.
YASA, AİLE VE TOPLUM
Mezopotamya’da hukuk da binlerce yıl içinde gelişti.Ur-Nammu’nun kanunları yaklaşık MÖ 21. yüzyıla, Hammurabi Kanunları ise yaklaşık MÖ18. yüzyıla tarihlenir.Bu metinlerde evlilik, boşanma, miras, mülkiyet, borç, işçilik ve suç gibi konulardüzenlenmiştir.Daha sonraki İbrahimî dinlerde de aile, miras, evlilik, borç, adalet ve toplum düzenihakkında çok sayıda hüküm bulunmaktadır.
Ancak burada “İbrahimî dinlerdeki bütün kanunlar Sümerlerden alınmıştır” demektarihsel açıdan doğru olmaz. Hukuk kuralları farklı toplumlarda benzer ihtiyaçlara cevapolarak bağımsız biçimde de ortaya çıkabilir. Bununla birlikte Mezopotamya’da hukuk geleneğinin çok eski olması, daha sonrakitoplumların üzerinde yaşadığı kültürel zemini anlamak açısından önemlidir.MUSA VE SUBu noktadan sonra Hz. Musa anlatısına geçmek mümkündür. Musa’nın denizin yarılması ve Firavun’un ordusunun suda yok olması anlatısı, suyunhem kurtarıcı hem de cezalandırıcı bir unsur olarak kullanıldığı güçlü bir hikâyedir. Bunu doğrudan Sümerlerin nehir sınamasıyla aynı olay olarak görmek mümkün değildir. Ancak Mezopotamya’nın tufan hikâyelerinde de su, insanlığın kaderini belirleyen devasabir güçtür.
Burada yine benzer bir soru ortaya çıkar:Acaba eski Mezopotamya’daki su ve ilahi adalet düşünceleri, sonraki toplumların dinianlatılarında yeni anlamlar kazanmış olabilir mi?Bunu kesin bir aktarım olarak değil, kültürel hafızanın devamlılığı açısından düşünmekgerekir.
İNANÇLAR NEDEN DEĞİŞİR?
Bence bu konunun en önemli tarafı budur.İnançlar boşlukta oluşmaz.İnsanlar yaşadıkları dönemin sorunlarına cevap ararlar.
Kuraklık yaşayan insan yağmur ister.
Tufan yaşayan insan sudan korkar.
Savaş yaşayan insan zafer için dua eder.
Hastalanan insan görünmeyen bir sebep arar.
Ölen insan ölümden sonrasını düşünür.
Toplum büyüdükçe hukuk gerekir.
Şehirler büyüdükçe tapınaklar ve kurumlar ortaya çıkar.
Devletler kurulduğunda tanrılar da devlet düzeninin bir parçası haline gelebilir.
Bu yüzden binlerce yıl boyunca inançların değişmesi son derece doğaldır.
Belki de insanlık tarihindeki dini gelişim, bir anda gerçekleşen kopuşlardan çok, eski
düşüncelerin yeni anlamlarla yeniden yorumlanmasından oluşmaktadır.
HZ. İBRAHİM BİR İNANÇ DEVRİMCİSİ MİYDİ?
Benim bu yazıdaki temel sorum tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Acaba Hz. İbrahim, Mezopotamya’nın binlerce yıllık inanç dünyasında bir kırılma noktası
mıydı?
Onu yalnızca “putları reddeden bir peygamber” olarak değil, insan ile Tanrı arasındaki
ilişkiyi yeniden tanımlayan bir inanç devrimcisi olarak düşünmek mümkün mü?
İnsan kurbanının yerine hayvan kurbanı konulması şeklinde yorumlanabilecek anlatı…
Putların kırılması…
Ateşin İbrahim’i yakmaması…
İnsanın Tanrı adına sınırsız şekilde cezalandırılmasına karşı duran bir sembolik anlam…
Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde eski inanç dünyasından daha farklı bir ahlak
anlayışının ortaya çıktığını görebiliriz.
Elbette bu, Hz. İbrahim’in tarihsel olarak bütün bu değişiklikleri bizzat gerçekleştirdiğini
kanıtlamaz.
Ama dini anlatıların sembolik anlamları açısından çok güçlü bir düşünce ortaya çıkar:
Belki İbrahim’in devrimi, Tanrı anlayışını değiştirmek kadar insanın Tanrı karşısındaki
sorumluluğunu değiştirmekti.
SONUÇ
Sümerler yaklaşık beş bin yıl önce yazıya, şehirlere, hukuka ve karmaşık bir dini sisteme
sahip büyük bir Mezopotamya kültürü meydana getirdiler. Onlardan sonra Akadlar,
Babiller ve Asurlar geldi. Her toplum kendinden öncekinin mirasını aldı ve değiştirdi.
Tufan hikâyeleri değişti.
Tanrıların isimleri değişti.
Hukuk değişti.
Kurban anlayışı değişti.
İnsan ile Tanrı arasındaki ilişki değişti.
Fakat insanın temel soruları aynı kaldı.
Tanrı bizden ne istiyor?
Adalet nedir?
İnsan neden ölüyor?
Ölümden sonra ne var?
İnsan Tanrı adına başka bir insanı öldürebilir mi?
Tanrı insan kanına ihtiyaç duyar mı?
Belki Hz. İbrahim anlatısının en önemli tarafı bu sorulara verdiği cevaplarda
yatmaktadır.
İbrahim’in oğlunun yerine koçun kurban edilmesi, tarihsel olarak Sümerlerdeki insan
kurbanını sona erdirdiğini kanıtlayan bir belge değildir. Fakat sembolik olarak
okunduğunda çok güçlü bir mesaj taşır:
Tanrı sizin kanınıza ihtiyaç duymaz.
İbrahim’in ateşe atılması da eski dünyanın cezalandırma anlayışlarıyla birlikte
düşünüldüğünde ilginç bir sembol ortaya çıkar:
İnsan Tanrı adına hüküm verdiğini düşünerek ateşe atabilir, fakat ateşin bile son sözü
söylemesine izin verilmez.
Belki de bu nedenle eski Mezopotamya’dan İbrahimî geleneklere uzanan tarihi sadece
“kim kimden aldı?” sorusuyla okumamak gerekir.
Belki insanlık binlerce yıl boyunca aynı soruları sordu ve her dönem bu sorulara kendi
şartlarına göre cevap verdi.
Bir toplumda kurban olan şey, başka bir toplumda sembole dönüştü.
Bir toplumda ceza olan ateş, başka bir anlatıda mucizenin sembolü oldu.
Bir toplumda insanın kaderini belirleyen su, başka bir anlatıda kurtuluşun yolu haline
geldi.
İnançlar da insanlar gibi değişti.
Benim gözümde tarih tam da burada ilginçleşiyor.
Tarih sadece kralların ve savaşların tarihi değildir.
Tarih aynı zamanda insanın düşüncesini değiştirme tarihidir.
Belki Hz. İbrahim’in gerçek devrimi de burada aranmalıdır.
Belki o, binlerce yıllık Mezopotamya inanç dünyasını bir anda yok etmedi.
Belki eski sembolleri aldı ve onlara yeni anlamlar verdi.
Belki insan kurbanının karşısına koçu koydu.
Belki insanın yaptığı putların karşısına görünmeyen tek Tanrı’yı koydu.
Belki insanın ateşle verdiği hükmün karşısına ilahi adaleti koydu.
Ve belki de bütün bunların sonucunda, insanlık tarihinin en büyük inanç
dönüşümlerinden birinin sembolü haline geldi.
Bu düşüncenin kesin bir tarihsel gerçek olduğunu söylemek için daha fazla araştırmaya
ihtiyaç vardır.
Fakat tarih bazen kesin cevaplardan önce doğru soruları sormakla başlar.
Benim sorum da şudur:
HZ. İBRAHİM, SÜMER VE MEZOPOTAMYA İNANÇ DÜNYASINDAN İBRAHİMÎ DİNLERE
UZANAN TARİHSEL SÜREÇTE BİR KIRILMA NOKTASI MIYDI?
Yoksa bugün mucize olarak bildiğimiz hikâyeler, binlerce yıl boyunca toplumların
birbirinden devraldığı ortak bir kültürel hafızanın yeni yorumları mıydı?
Belki kesin cevabı hiçbir zaman bulamayacağız.
Ama bu sorular, insanlık tarihinin inanç dünyasına başka bir gözle bakmamızı sağlıyor.