1945’ten Yeni Küresel Düzene: Değişen Güç Dengeleri ve Türk Dünyasının Önündeki Tarihî Eşik

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

Bazı tarihler yalnızca bir savaşın, bir devletin ya da bir dönemin sonunu göstermez. Kendilerinden sonraki dünyanın nasıl kurulacağını da belirler. 1945 böyle bir tarihti.

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Avrupa’nın önemli bir bölümü harabeye dönmüş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, insanlık Hiroşima’dan Auschwitz’e kadar kendi elleriyle yaratabileceği felaketin sınırlarını görmüştü. Ancak savaşın sonunda yalnızca şehirler yıkılmamıştı. Yüzyıllardır dünyanın merkezinde bulunan Avrupa’nın küresel üstünlüğü de sarsılmıştı.

Ortaya iki büyük güç çıktı: Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği.

Sonraki yaklaşık yarım yüzyıl boyunca dünya büyük ölçüde bu iki merkez arasındaki rekabet üzerinden şekillendi. Buna Soğuk Savaş dedik.

Fakat bugün geriye dönüp baktığımda başka bir şey dikkatimi çekiyor. 1945’ten bu yana insanlık birkaç kez “yeni dünya düzeni” kurduğunu düşündü. 1945’te, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1991’de, 11 Eylül sonrasında ve küresel krizlerin ardından yeniden…

Şimdi bir kez daha aynı kavramı konuşuyoruz.

Ama bu defa önemli bir fark var.

Dünya yeniden şekillenirken Türk dünyası artık yalnızca gelişmeleri izleyen bir coğrafya değil.

Orta Asya’dan Kafkasya’ya, Anadolu’dan Hazar’a uzanan geniş bir alan; enerji yolları, ulaşım koridorları, ticaret, güvenlik, demografi ve kültürel bağlar nedeniyle giderek daha fazla önem kazanıyor.

Bu nedenle bugün sormamız gereken soru yalnızca “Yeni dünya düzeni nasıl olacak?” değildir.

Bence bizim açımızdan daha önemli soru şudur:

Bu yeni düzen kurulurken Türk dünyası nerede duracak?

Soğuk Savaş’ın Arasında Kalan Coğrafya

Soğuk Savaş dünyası oldukça basit görünen bir haritaya sahipti.

Bir tarafta ABD öncülüğündeki Batı Bloku, diğer tarafta Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu Bloku bulunuyordu.

Fakat Türk dünyası açısından bakıldığında bu harita çok daha farklı bir anlam taşıyordu.

Çünkü Türk topluluklarının önemli bir bölümü Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşıyordu. Türkiye ise NATO üyesi olarak Batı güvenlik sisteminin içindeydi.

Başka bir ifadeyle, ortak tarih ve kültür alanı Soğuk Savaş’ın jeopolitik sınırları tarafından birbirinden ayrılmıştı.

Bence 1991’in Türk dünyası açısından taşıdığı büyük anlam burada yatıyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılması yalnızca uluslararası sistemdeki iki kutupluluğun sona ermesi değildi. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın bağımsız devletler olarak uluslararası sistemde yerlerini almalarıyla Türk dünyasının kendi içinde yeniden ilişki kurabileceği bambaşka bir tarihsel dönem başladı.

Belki de Soğuk Savaş’ın bitişini bizim açımızdan yalnızca “Batı’nın zaferi” veya “Sovyetler Birliği’nin dağılması” olarak okumak bu yüzden yetersizdir.

1991 aynı zamanda Türk dünyasının birbirini yeniden keşfetmeye başladığı tarihlerden biridir.

1991: Duvarlar Yıkıldı, Mesafeler Hemen Kalkmadı

Sınırlar değişebilir.

Fakat toplumlar arasındaki mesafeler bir gecede ortadan kalkmaz.

1991’den sonra çok güçlü bir heyecan vardı. Ortak dil, tarih, kültür ve kimlik yeniden keşfediliyordu. Uzun süre birbirinden farklı siyasal sistemler içerisinde yaşayan toplumlar yeniden birbirlerine bakmaya başladılar.

Ancak kısa sürede başka bir gerçek de görüldü:

Ortak geçmiş, kendiliğinden ortak gelecek üretmiyor.

Çünkü geçen onlarca yıl boyunca farklı kurumlar, farklı ekonomik yapılar, farklı siyasal deneyimler ve farklı toplumsal alışkanlıklar oluşmuştu.

Bana göre bugün Türk dünyasını değerlendirirken romantizm ile gerçekçilik arasında sağlıklı bir denge kurmak gerekiyor.

Ortak tarih önemlidir.

Ortak dil önemlidir.

Kültürel yakınlık önemlidir.

Fakat 21. yüzyılda bunların yanına başka kelimeler koymak zorundayız:

Ekonomi. Bilim. Teknoloji. Eğitim. Ulaşım. Enerji. Güvenlik. İnsan hareketliliği.

Çünkü kardeşlik güçlü bir başlangıçtır.

Ama ortak gelecek, kurum ister.

Dünya Tek Merkezli Olmaktan Uzaklaşırken

1990’larda dünyanın tek kutuplu bir düzene doğru ilerlediği düşünülüyordu. ABD tartışmasız biçimde sistemin en güçlü aktörüydü. Küreselleşme hızlanıyor, uluslararası ticaret büyüyor ve dünyanın giderek birbirine benzeyeceği düşünülüyordu.

Bugün ise çok farklı bir manzaraya bakıyoruz.

Çin yükseldi.

Rusya yeniden güç siyasetine döndü.

Hindistan giderek daha önemli bir aktör hâline geliyor.

Avrupa kendi stratejik geleceğini tartışıyor.

Orta güçler daha bağımsız politikalar geliştirmeye çalışıyor.

Bana göre ortaya klasik anlamda çok kutuplu bir dünyadan biraz daha karmaşık bir yapı çıkıyor.

Ben buna “akışkan kutupluluk” demeyi tercih ediyorum.

Çünkü bugünün dünyasında dostluklar ve rekabetler artık her alanda aynı biçimde işlemiyor. Bir devlet başka bir devletle güvenlik alanında rekabet ederken enerji konusunda iş birliği yapabiliyor. Ticaret yaptığı aktörle teknoloji alanında mücadele edebiliyor.

Tam da bu nedenle Türk dünyasının önünde önemli bir imkân bulunuyor.

Bir kutbun çevresinde toplanmak yerine kendi ilişki ağlarını güçlendirebilmek.

Haritaya Başka Bir Gözle Bakmak

Bazen dünya haritasına alıştığımız biçimde baktığımız için bazı şeyleri göremediğimizi düşünüyorum.

Bir kez de haritaya Türk dünyasının içinden bakalım.

Anadolu.

Kafkasya.

Hazar.

Orta Asya.

Ve oradan Çin’e uzanan geniş coğrafya.

Birdenbire başka bir görüntü ortaya çıkıyor.

Enerji hatları burada.

Doğu-Batı ticaret yolları burada.

Hazar burada.

Kafkasya burada.

Orta Koridor burada.

Avrupa ile Asya arasındaki bağlantının önemli bölümü burada.

Dolayısıyla Türk dünyasının önemi yalnızca ortak kültürden kaynaklanmıyor.

Coğrafyanın kendisi yeniden stratejik hâle geliyor.

Yüzyıllar boyunca kervanların geçtiği yollar bugün demiryolları, limanlar, enerji hatları ve fiber ağlarla yeniden kuruluyor.

İpek Yolu geri dönmüyor elbette.

Ama onun mantığı başka araçlarla yeniden ortaya çıkıyor:

Bağlantı kurabilen coğrafya güç kazanıyor.

Fakat Yol Yapmak Yetmez

Burada benim için sosyolojik mesele başlıyor.

Demiryolu yapabilirsiniz.

Liman kurabilirsiniz.

Enerji hattı döşeyebilirsiniz.

Ticaret anlaşması imzalayabilirsiniz.

Bunların hepsi son derece önemlidir.

Fakat toplumlar birbirini tanımıyorsa fiziksel bağlantı tek başına yeterli değildir.

Bu nedenle Türk dünyasının geleceğini yalnızca jeopolitikle açıklamak istemiyorum.

Bir de sosyolojik koridora ihtiyacımız var.

Öğrencilerin hareket ettiği…

Bilim insanlarının ortak araştırmalar yaptığı…

Gençlerin birlikte projeler geliştirdiği…

Sanatçıların ortak üretimler gerçekleştirdiği…

Üniversitelerin birbirine bağlandığı…

Bir anlam koridoru.

Çünkü yollar malları taşır.

Toplumları birbirine insanlar bağlar.

21. Yüzyılın Gücü Sadece Toprak Değil

Burada dünya düzenindeki çok daha büyük bir değişimi de görmek gerekiyor.

Güç kavramı dönüşüyor.

Ordular hâlâ önemli.

Ekonomi hâlâ önemli.

Enerji hâlâ önemli.

Fakat artık başka güç kaynakları da var.

Bilgi.

Teknoloji.

Yapay zekâ.

Veri.

Üniversiteler.

Kültür.

Nitelikli insan.

Ve belki de en önemlisi, kendi hikâyesini anlatabilme kapasitesi.

Bu nedenle Türk dünyasının gelecekteki gücünü yalnızca petrol, doğal gaz, nüfus veya coğrafyayla ölçmek eksik olur.

Asıl soru şu:

Bilgi üretebilecek miyiz?

Ortak araştırma merkezleri kurabilecek miyiz?

Gençlerimizin birbirlerinin üniversitelerinde eğitim görmesini sıradanlaştırabilecek miyiz?

Yapay zekâ çağında kendi dillerimizi güçlü biçimde yaşatabilecek miyiz?

Ortak kültürel mirasımızdan çağdaş kültür üretebilecek miyiz?

Kısacası yalnızca geçmişimizin büyüklüğünü anlatmak yerine geleceğin üretimine katılabilecek miyiz?

Yeni Dünya Düzeninde Türk Dünyası

Belki de önümüzdeki yılların temel meselesi burada olacak.

Türk dünyası bir jeopolitik alan olmanın ötesine geçebilecek mi?

Bir bilim alanı…

Bir eğitim alanı…

Bir kültür alanı…

Bir ekonomik etkileşim alanı…

Ve nihayetinde bir ortak gelecek tasavvuru oluşturabilecek mi?

Burada “birlik” kelimesini özellikle dikkatli kullanmak gerektiğini düşünüyorum.

Birlik, aynılık değildir.

Her ülkenin kendi tarihi, siyasal yapısı, kültürel deneyimi ve ulusal çıkarları vardır.

Bunların ortadan kalkması gerekmez.

Tam tersine, güçlü iş birliği farklılıkları koruyarak ortak hareket edebilme kapasitesidir.

Bir orkestrada bütün enstrümanların aynı sesi çıkarması gerekmez.

Önemli olan aynı eseri çalabilmeleridir.

Belki Türk dünyasının geleceğini de biraz böyle düşünmek gerekiyor:

Tek ses değil, ortak ahenk.

Son Söz

Tarih Bu Kez Önümüzden Geçerken

1945’te dünya yeniden kuruldu.

Türk dünyasının büyük bölümü bu düzenin kendi tercihleriyle belirlenmiş aktörleri arasında değildi.

1991’de dünya bir kez daha değişti.

Bu kez bağımsız devletler ve yeni imkânlar vardı.

Bugün üçüncü büyük dönüşümün içinden geçiyoruz.

Ve belki de ilk kez Türk dünyası bu dönüşümün kenarında değil, önemli kavşaklarından birinde bulunuyor.

Fakat coğrafyanın sunduğu fırsat tek başına kader değildir.

Tarih hiçbir topluma yalnızca iyi bir yerde bulunduğu için gelecek armağan etmez.

Coğrafyayı stratejiye…

Kültürü üretime…

Kardeşliği kuruma…

Hafızayı gelecek tasavvuruna…

dönüştürmek gerekir.

Belki de bu nedenle önümüzdeki dönemde Türk dünyasının en önemli sorusu “Biz kimiz?” olmayacak.

Bu sorunun cevabını büyük ölçüde biliyoruz.

Daha zor bir soru bizi bekliyor:

Birlikte ne üretebiliriz?

Çünkü geçmiş bize kim olduğumuzu anlatır.

Fakat dünyadaki yerimizi yalnızca geçmişimiz belirlemez.

Gelecek için ne yaptığımız belirler.

Yeni dünya düzeni gerçekten kuruluyorsa Türk dünyasının önünde tarihî bir fırsat bulunuyor: Başkalarının kurduğu düzen içinde kendisine yer arayan bir coğrafya olmak yerine, kendi bilimini, kültürünü, bağlantılarını ve insan sermayesini güçlendirerek yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelmek.

Belki mesele dünyanın hangi yöne döndüğünü izlemek değildir.

Mesele, dünya dönerken bizim hangi yöne yürüdüğümüzdür.

Dünya Yeniden Kurulurken Türk Dünyası Nerede Duracak?

1945’ten Yeni Küresel Düzene: Değişen Güç Dengeleri ve Türk Dünyasının Önündeki Tarihî Eşik

Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu

Bazı tarihler yalnızca bir savaşın, bir devletin ya da bir dönemin sonunu göstermez. Kendilerinden sonraki dünyanın nasıl kurulacağını da belirler. 1945 böyle bir tarihti.

İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Avrupa’nın önemli bir bölümü harabeye dönmüş, milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, insanlık Hiroşima’dan Auschwitz’e kadar kendi elleriyle yaratabileceği felaketin sınırlarını görmüştü. Ancak savaşın sonunda yalnızca şehirler yıkılmamıştı. Yüzyıllardır dünyanın merkezinde bulunan Avrupa’nın küresel üstünlüğü de sarsılmıştı.

Ortaya iki büyük güç çıktı: Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği.

Sonraki yaklaşık yarım yüzyıl boyunca dünya büyük ölçüde bu iki merkez arasındaki rekabet üzerinden şekillendi. Buna Soğuk Savaş dedik.

Fakat bugün geriye dönüp baktığımda başka bir şey dikkatimi çekiyor. 1945’ten bu yana insanlık birkaç kez “yeni dünya düzeni” kurduğunu düşündü. 1945’te, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1991’de, 11 Eylül sonrasında ve küresel krizlerin ardından yeniden…

Şimdi bir kez daha aynı kavramı konuşuyoruz.

Ama bu defa önemli bir fark var.

Dünya yeniden şekillenirken Türk dünyası artık yalnızca gelişmeleri izleyen bir coğrafya değil.

Orta Asya’dan Kafkasya’ya, Anadolu’dan Hazar’a uzanan geniş bir alan; enerji yolları, ulaşım koridorları, ticaret, güvenlik, demografi ve kültürel bağlar nedeniyle giderek daha fazla önem kazanıyor.

Bu nedenle bugün sormamız gereken soru yalnızca “Yeni dünya düzeni nasıl olacak?” değildir.

Bence bizim açımızdan daha önemli soru şudur:

Bu yeni düzen kurulurken Türk dünyası nerede duracak?

Soğuk Savaş’ın Arasında Kalan Coğrafya

Soğuk Savaş dünyası oldukça basit görünen bir haritaya sahipti.

Bir tarafta ABD öncülüğündeki Batı Bloku, diğer tarafta Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu Bloku bulunuyordu.

Fakat Türk dünyası açısından bakıldığında bu harita çok daha farklı bir anlam taşıyordu.

Çünkü Türk topluluklarının önemli bir bölümü Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşıyordu. Türkiye ise NATO üyesi olarak Batı güvenlik sisteminin içindeydi.

Başka bir ifadeyle, ortak tarih ve kültür alanı Soğuk Savaş’ın jeopolitik sınırları tarafından birbirinden ayrılmıştı.

Bence 1991’in Türk dünyası açısından taşıdığı büyük anlam burada yatıyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılması yalnızca uluslararası sistemdeki iki kutupluluğun sona ermesi değildi. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın bağımsız devletler olarak uluslararası sistemde yerlerini almalarıyla Türk dünyasının kendi içinde yeniden ilişki kurabileceği bambaşka bir tarihsel dönem başladı.

Belki de Soğuk Savaş’ın bitişini bizim açımızdan yalnızca “Batı’nın zaferi” veya “Sovyetler Birliği’nin dağılması” olarak okumak bu yüzden yetersizdir.

1991 aynı zamanda Türk dünyasının birbirini yeniden keşfetmeye başladığı tarihlerden biridir.

1991: Duvarlar Yıkıldı, Mesafeler Hemen Kalkmadı

Sınırlar değişebilir.

Fakat toplumlar arasındaki mesafeler bir gecede ortadan kalkmaz.

1991’den sonra çok güçlü bir heyecan vardı. Ortak dil, tarih, kültür ve kimlik yeniden keşfediliyordu. Uzun süre birbirinden farklı siyasal sistemler içerisinde yaşayan toplumlar yeniden birbirlerine bakmaya başladılar.

Ancak kısa sürede başka bir gerçek de görüldü:

Ortak geçmiş, kendiliğinden ortak gelecek üretmiyor.

Çünkü geçen onlarca yıl boyunca farklı kurumlar, farklı ekonomik yapılar, farklı siyasal deneyimler ve farklı toplumsal alışkanlıklar oluşmuştu.

Bana göre bugün Türk dünyasını değerlendirirken romantizm ile gerçekçilik arasında sağlıklı bir denge kurmak gerekiyor.

Ortak tarih önemlidir.

Ortak dil önemlidir.

Kültürel yakınlık önemlidir.

Fakat 21. yüzyılda bunların yanına başka kelimeler koymak zorundayız:

Ekonomi. Bilim. Teknoloji. Eğitim. Ulaşım. Enerji. Güvenlik. İnsan hareketliliği.

Çünkü kardeşlik güçlü bir başlangıçtır.

Ama ortak gelecek, kurum ister.

Dünya Tek Merkezli Olmaktan Uzaklaşırken

1990’larda dünyanın tek kutuplu bir düzene doğru ilerlediği düşünülüyordu. ABD tartışmasız biçimde sistemin en güçlü aktörüydü. Küreselleşme hızlanıyor, uluslararası ticaret büyüyor ve dünyanın giderek birbirine benzeyeceği düşünülüyordu.

Bugün ise çok farklı bir manzaraya bakıyoruz.

Çin yükseldi.

Rusya yeniden güç siyasetine döndü.

Hindistan giderek daha önemli bir aktör hâline geliyor.

Avrupa kendi stratejik geleceğini tartışıyor.

Orta güçler daha bağımsız politikalar geliştirmeye çalışıyor.

Bana göre ortaya klasik anlamda çok kutuplu bir dünyadan biraz daha karmaşık bir yapı çıkıyor.

Ben buna “akışkan kutupluluk” demeyi tercih ediyorum.

Çünkü bugünün dünyasında dostluklar ve rekabetler artık her alanda aynı biçimde işlemiyor. Bir devlet başka bir devletle güvenlik alanında rekabet ederken enerji konusunda iş birliği yapabiliyor. Ticaret yaptığı aktörle teknoloji alanında mücadele edebiliyor.

Tam da bu nedenle Türk dünyasının önünde önemli bir imkân bulunuyor.

Bir kutbun çevresinde toplanmak yerine kendi ilişki ağlarını güçlendirebilmek.

Haritaya Başka Bir Gözle Bakmak

Bazen dünya haritasına alıştığımız biçimde baktığımız için bazı şeyleri göremediğimizi düşünüyorum.

Bir kez de haritaya Türk dünyasının içinden bakalım.

Anadolu.

Kafkasya.

Hazar.

Orta Asya.

Ve oradan Çin’e uzanan geniş coğrafya.

Birdenbire başka bir görüntü ortaya çıkıyor.

Enerji hatları burada.

Doğu-Batı ticaret yolları burada.

Hazar burada.

Kafkasya burada.

Orta Koridor burada.

Avrupa ile Asya arasındaki bağlantının önemli bölümü burada.

Dolayısıyla Türk dünyasının önemi yalnızca ortak kültürden kaynaklanmıyor.

Coğrafyanın kendisi yeniden stratejik hâle geliyor.

Yüzyıllar boyunca kervanların geçtiği yollar bugün demiryolları, limanlar, enerji hatları ve fiber ağlarla yeniden kuruluyor.

İpek Yolu geri dönmüyor elbette.

Ama onun mantığı başka araçlarla yeniden ortaya çıkıyor:

Bağlantı kurabilen coğrafya güç kazanıyor.

Fakat Yol Yapmak Yetmez

Burada benim için sosyolojik mesele başlıyor.

Demiryolu yapabilirsiniz.

Liman kurabilirsiniz.

Enerji hattı döşeyebilirsiniz.

Ticaret anlaşması imzalayabilirsiniz.

Bunların hepsi son derece önemlidir.

Fakat toplumlar birbirini tanımıyorsa fiziksel bağlantı tek başına yeterli değildir.

Bu nedenle Türk dünyasının geleceğini yalnızca jeopolitikle açıklamak istemiyorum.

Bir de sosyolojik koridora ihtiyacımız var.

Öğrencilerin hareket ettiği…

Bilim insanlarının ortak araştırmalar yaptığı…

Gençlerin birlikte projeler geliştirdiği…

Sanatçıların ortak üretimler gerçekleştirdiği…

Üniversitelerin birbirine bağlandığı…

Bir anlam koridoru.

Çünkü yollar malları taşır.

Toplumları birbirine insanlar bağlar.

21. Yüzyılın Gücü Sadece Toprak Değil

Burada dünya düzenindeki çok daha büyük bir değişimi de görmek gerekiyor.

Güç kavramı dönüşüyor.

Ordular hâlâ önemli.

Ekonomi hâlâ önemli.

Enerji hâlâ önemli.

Fakat artık başka güç kaynakları da var.

Bilgi.

Teknoloji.

Yapay zekâ.

Veri.

Üniversiteler.

Kültür.

Nitelikli insan.

Ve belki de en önemlisi, kendi hikâyesini anlatabilme kapasitesi.

Bu nedenle Türk dünyasının gelecekteki gücünü yalnızca petrol, doğal gaz, nüfus veya coğrafyayla ölçmek eksik olur.

Asıl soru şu:

Bilgi üretebilecek miyiz?

Ortak araştırma merkezleri kurabilecek miyiz?

Gençlerimizin birbirlerinin üniversitelerinde eğitim görmesini sıradanlaştırabilecek miyiz?

Yapay zekâ çağında kendi dillerimizi güçlü biçimde yaşatabilecek miyiz?

Ortak kültürel mirasımızdan çağdaş kültür üretebilecek miyiz?

Kısacası yalnızca geçmişimizin büyüklüğünü anlatmak yerine geleceğin üretimine katılabilecek miyiz?

Yeni Dünya Düzeninde Türk Dünyası

Belki de önümüzdeki yılların temel meselesi burada olacak.

Türk dünyası bir jeopolitik alan olmanın ötesine geçebilecek mi?

Bir bilim alanı…

Bir eğitim alanı…

Bir kültür alanı…

Bir ekonomik etkileşim alanı…

Ve nihayetinde bir ortak gelecek tasavvuru oluşturabilecek mi?

Burada “birlik” kelimesini özellikle dikkatli kullanmak gerektiğini düşünüyorum.

Birlik, aynılık değildir.

Her ülkenin kendi tarihi, siyasal yapısı, kültürel deneyimi ve ulusal çıkarları vardır.

Bunların ortadan kalkması gerekmez.

Tam tersine, güçlü iş birliği farklılıkları koruyarak ortak hareket edebilme kapasitesidir.

Bir orkestrada bütün enstrümanların aynı sesi çıkarması gerekmez.

Önemli olan aynı eseri çalabilmeleridir.

Belki Türk dünyasının geleceğini de biraz böyle düşünmek gerekiyor:

Tek ses değil, ortak ahenk.

Son Söz

Tarih Bu Kez Önümüzden Geçerken

1945’te dünya yeniden kuruldu.

Türk dünyasının büyük bölümü bu düzenin kendi tercihleriyle belirlenmiş aktörleri arasında değildi.

1991’de dünya bir kez daha değişti.

Bu kez bağımsız devletler ve yeni imkânlar vardı.

Bugün üçüncü büyük dönüşümün içinden geçiyoruz.

Ve belki de ilk kez Türk dünyası bu dönüşümün kenarında değil, önemli kavşaklarından birinde bulunuyor.

Fakat coğrafyanın sunduğu fırsat tek başına kader değildir.

Tarih hiçbir topluma yalnızca iyi bir yerde bulunduğu için gelecek armağan etmez.

Coğrafyayı stratejiye…

Kültürü üretime…

Kardeşliği kuruma…

Hafızayı gelecek tasavvuruna…

dönüştürmek gerekir.

Belki de bu nedenle önümüzdeki dönemde Türk dünyasının en önemli sorusu “Biz kimiz?” olmayacak.

Bu sorunun cevabını büyük ölçüde biliyoruz.

Daha zor bir soru bizi bekliyor:

Birlikte ne üretebiliriz?

Çünkü geçmiş bize kim olduğumuzu anlatır.

Fakat dünyadaki yerimizi yalnızca geçmişimiz belirlemez.

Gelecek için ne yaptığımız belirler.

Yeni dünya düzeni gerçekten kuruluyorsa Türk dünyasının önünde tarihî bir fırsat bulunuyor: Başkalarının kurduğu düzen içinde kendisine yer arayan bir coğrafya olmak yerine, kendi bilimini, kültürünü, bağlantılarını ve insan sermayesini güçlendirerek yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelmek.

Belki mesele dünyanın hangi yöne döndüğünü izlemek değildir.

Mesele, dünya dönerken bizim hangi yöne yürüdüğümüzdür.