
Prof. Dr. Susran Erkan Eroğlu – Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi
Aynı Kökten Gelmek Yetiyor mu?
Türkiye’den Bakü’ye ilk kez giden birinin yaşadığı ilginç bir duygu vardır. Şehir yabancıdır ama bütünüyle yabancı değildir. İnsanları ilk kez görürsünüz fakat konuşmaların içinde tanıdık kelimeler yakalarsınız. Bir sokak adı, bir müzik, bir yemek, bir yüz ifadesi, bazen hiç beklemediğiniz bir deyim size garip bir yakınlık hissi verir.
Sosyolojik olarak beni ilgilendiren tam da bu duygudur.
Çünkü aidiyet her zaman pasaportla başlamaz. Bazen bir kelimeyle başlar.
Fakat burada biraz durmak gerekiyor.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiyi anlatırken haklı olarak kardeşlikten, ortak tarihten, ortak kültürden ve “iki devlet, bir millet” düşüncesinden söz ediyoruz. Bunların her biri son derece kıymetli. Fakat ben meseleyi biraz daha ileri taşımak istiyorum.
Çünkü 21. yüzyılda ortak geçmişe sahip olmak, ortak gelecek kurmaya tek başına yetmeyebilir.
Benim bu yazıda tartışmak istediğim mesele tam olarak bu:
Aynı kökten gelmek, aynı geleceğe yürümek için yeterli midir?
Sanırım değil.
Ortak geçmiş bize güçlü bir başlangıç verir. Ortak gelecek ise ancak emekle kurulabilir.
Ve bana göre Türk dünyasının önümüzdeki dönemdeki asıl meselesi de burada başlayacaktır.
Bir Millet Yalnızca Tarihle Kurulmaz
Sosyolojinin bize öğrettiği temel gerçeklerden biri şudur: Toplum dediğimiz şey yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı değildir.
Toplum aynı zamanda bir anlam dünyasıdır.
Émile Durkheim’ın kolektif bilinç kavramını hatırlayalım. İnsanları birbirine bağlayan şey yalnızca hukuk veya ekonomi değildir. Ortak değerler, semboller, hatıralar ve duygular da toplumun görünmeyen dokusunu oluşturur.
Benedict Anderson daha sonra ulusu “hayal edilmiş cemaat” kavramıyla düşünmemize imkân verdi. Bir milletin milyonlarca mensubu hayatları boyunca birbirlerini hiç görmezler. Buna rağmen birbirlerini aynı büyük hikâyenin parçası olarak kabul edebilirler.
Bence Türk dünyasını düşünürken tam burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor.
Bizim güçlü bir ortak hafızamız var.
Fakat ortak hafıza ile ortak gelecek aynı şey değildir.
Dede Korkut’u beraber hatırlayabiliriz.
Fuzûlî’yi beraber okuyabiliriz.
Köroğlu’nu farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde anlatabiliriz.
Aynı ezgide tanıdık bir şey duyabiliriz.
Bunların tamamı büyük bir kültürel sermayedir.
Fakat gençlerimiz birbirini tanımıyorsa, üniversitelerimiz yeterince birlikte üretmiyorsa, araştırmacılarımız aynı problemler üzerinde çalışmıyorsa, girişimcilerimiz birbirlerinin ekosistemlerinden haberdar değilse ve toplumlarımız birbirini yalnızca devlet törenlerinde hatırlıyorsa, kültürel yakınlık tek başına geleceği kuramaz.
Bu nedenle bana göre Türk dünyasının önündeki yeni soru “Nereden geliyoruz?” değildir.
Bu sorunun cevabını büyük ölçüde biliyoruz.
Yeni soru şudur:
Birlikte nereye gidebiliriz?
Kardeşlik Bir Duyguysa İş Birliği Bir Kurumdur
Burada biraz daha iddialı bir şey söylemek istiyorum.
Kardeşlik çok güçlü bir duygudur.
Ama sosyolojik olarak duyguların sürdürülebilmesi için kurumlara ihtiyaç vardır.
Ailede bile böyledir.
Birbirini seven insanların ilişkilerini sürdürebilmesi için zaman ayırmaları, konuşmaları, birbirlerini anlamaları gerekir.
Toplumlar ve ülkeler arasındaki ilişkilerde de durum çok farklı değildir.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki yakınlığın en güçlü taraflarından biri, tarihsel ve kültürel bağın siyasal ve kurumsal ilişkilere dönüşebilmiş olmasıdır. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin diplomasi, ekonomi, güvenlik, kültür, dil ve eğitim gibi farklı alanlarda ele alınması bu çok boyutluluğu açık biçimde gösteriyor.
Fakat bundan sonraki aşama bana göre daha toplumsal olmak zorunda.
Devletlerin birbirini tanıması yetmez.
Toplumların birbirini tanıması gerekir.
Hatta daha da önemlisi:
Gençlerin birbirini tanıması gerekir.
Bir Türk gencinin Bakü’yü yalnızca kardeş ülkenin başkenti olarak değil, okuyabileceği, araştırma yapabileceği, girişim kurabileceği, sanat üretebileceği bir şehir olarak görmesi gerekir.
Bir Azerbaycan Türkü gencin İstanbul, Ankara, Konya veya başka bir Türkiye şehrine bakarken aynı ihtimalleri görebilmesi gerekir.
Aynı şey Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türk dünyasının diğer coğrafyaları için de geçerlidir.
Çünkü ortak gelecek diplomatik metinlerde kurulmaz.
İnsanların birbirlerinin hayatlarına girmesiyle kurulur.
Ortak Dil Meselesi Aslında Ortak Anlam Meselesidir
Dil burada çok önemli.
Fakat ben ortak dil tartışmasını yalnızca alfabe veya kelime benzerliği üzerinden düşünmüyorum.
Asıl mesele birbirimizi anlayabilmek.
Birbirimizin hangi kelimeye hangi duyguyu yüklediğini bilmek.
Çünkü dil yalnızca iletişim aracı değildir.
Dil hafızadır.
Bir toplumun dünyayı sınıflandırma biçimidir.
Acısını, sevgisini, öfkesini ve umudunu taşıdığı yerdir.
Azerbaycan Türkçesinde duyduğumuz bir kelimenin Türkiye Türkçesinde başka bir karşılığını bulduğumuzda aslında yalnızca dilbilimsel bir benzerlik keşfetmiyoruz. Ortak bir tarihsel hafızanın izine rastlıyoruz.
Ama burada da geçmişe takılıp kalmamak gerekiyor.
Türk dünyasının gençlerinin ortak bir gelecek dili üretmesi gerekiyor.
Yapay zekâyı nasıl konuşacağız?
İklim krizini?
Göçü?
Kadınların toplumsal konumunu?
İnsan haklarını?
Kentleşmeyi?
Dijital kültürü?
Yeni toplumsal hareketleri?
Girişimciliği?
Bilimi?
Bana göre ortak dilin geleceği tam burada yatıyor.
Sadece aynı atasözlerini bilmekte değil, aynı çağın problemleri üzerine birlikte düşünebilmekte.
Kültürü Müzeye Kaldırmamak
Türk dünyası üzerine konuşurken zaman zaman yaptığımız başka bir hata var.
Kültürü geçmiş zaman kipinde anlatıyoruz.
Geleneklerimiz vardı.
Destanlarımız vardı.
Büyük düşünürlerimiz vardı.
Şairlerimiz vardı.
Medeniyetimiz vardı.
Peki neden sürekli “vardı”?
Kültür yaşayan bir şeyse bugünün dünyasında da bir şey üretmek zorundadır.
Dede Korkut’u korumak elbette önemlidir.
Ama bugünün çocuğunun Dede Korkut’la nasıl ilişki kuracağını düşünmek daha önemlidir.
Muğamı korumak önemlidir.
Ama genç bir müzisyenin onu dünyanın başka müzik biçimleriyle nasıl buluşturacağını görmek de önemlidir.
Geleneksel motifleri korumak önemlidir.
Ama genç bir tasarımcının o motiften çağdaş bir estetik üretmesine alan açmak daha da değerlidir.
Çünkü kültürü korumanın en iyi yolu onu dondurmak değildir.
Yeniden üretilebilir hâlde tutmaktır.
Bir kültür yalnızca müzede yaşamaya başlamışsa aslında yaşamayı büyük ölçüde bırakmış demektir.
Gençler Bizim Geleceğimiz Değil, Bugünümüzdür
“Gençler geleceğimizdir” cümlesini çok sık kullanıyoruz.
Ben bu cümleyi biraz problemli buluyorum.
Çünkü gençleri sürekli geleceğe gönderdiğimizde bugünün karar süreçlerinin dışında bırakabiliyoruz.
Oysa gençler geleceğimiz değil.
Bugünümüzdür.
Bugün sosyal medyadalar.
Bugün üniversitedeler.
Bugün şirket kuruyorlar.
Bugün sanat üretiyorlar.
Bugün başka ülkelere gidiyorlar.
Bugün kimliklerini yeniden tanımlıyorlar.
Ve Türk dünyasının gelecekte ne olacağına ilişkin en büyük dönüşüm de muhtemelen devlet başkanlarının toplantı salonlarından çok, gençlerin birbirleriyle kurduğu gündelik ilişkilerde gerçekleşecek.
Kazak bir öğrenci Bakü’de okuduğunda…
Türk bir araştırmacı Taşkent’teki meslektaşıyla ortak proje yaptığında…
Kırgız bir sanatçı İstanbul’daki bir müzisyenle aynı sahneye çıktığında…
İşte o zaman “Türk dünyası” kavramı coğrafi bir tanımdan çıkıp toplumsal bir gerçekliğe dönüşmeye başlar.
Sosyal Sermayeyi Hatırlamak
Robert Putnam’ın sosyal sermaye tartışmalarında üzerinde durduğu güven, karşılıklılık ve toplumsal ağlar burada bize önemli bir şey söylüyor.
Bir topluluğun gücü yalnızca sahip olduğu ekonomik kaynaklardan gelmez.
İnsanlarının birbirleriyle ilişki kurabilme kapasitesinden de gelir.
Bunu Türk dünyasına uyarladığımızda çok basit ama önemli bir sonuç ortaya çıkıyor:
Birbirimizi ne kadar tanıyoruz?
Sadece devletlerimizin tarihini değil.
Birbirimizin gündelik hayatını.
Müziğini.
Üniversitesini.
Gençlerini.
Kadınlarını.
Girişimcilerini.
Bilim insanlarını.
Sorunlarını.
Başarılarını.
Birbirimizi yalnızca başarılarımız üzerinden tanırsak romantik bir kardeşlik üretiriz.
Birbirimizin problemlerini de bilirsek gerçek bir dayanışma kurabiliriz.
Bence aradaki fark tam olarak budur.
Aynı Olmak Zorunda Değiliz
Belki de Türk dünyası tartışmalarında en fazla dikkat etmemiz gereken meselelerden biri de budur.
Birlik ile aynılık aynı şey değildir.
Her toplumun kendi tarihsel deneyimi, siyasal kültürü, gündelik hayatı, hafızası ve modernleşme serüveni vardır.
Bunları ortadan kaldırarak birlik kurulmaz.
Tam tersine, güçlü birlik farklılıkları taşıyabilme kapasitesidir.
Bir orkestrayı düşünün.
Bütün enstrümanlar aynı sesi çıkarsaydı müzik olmazdı.
Müzik, farklı seslerin birbirini bastırmadan aynı eserin parçası olabilmesinden doğar.
Belki de Türk dünyasının sosyolojik geleceğini biraz böyle düşünmeliyiz.
Tek ses değil, ortak ahenk.
Son Söz: Aynı Geçmişten Ortak Geleceğe
Bazen bir milletin geleceğini anlamak için haritalara bakmanın yeterli olmadığını düşünüyorum.
Haritalar sınırları gösterir.
Ama ilişkileri göstermez.
Bir Bakülü gencin İstanbul’daki bir gence ne kadar yakın hissettiğini haritada göremezsiniz.
Bir Anadolu türküsünün Tebriz’de neden tanıdık geldiğini ölçemezsiniz.
Bir kelimenin Hazar’ın iki yakasında neden aynı duyguyu uyandırdığını ekonomik göstergelerle açıklayamazsınız.
İşte toplum tam olarak bu görünmeyen alanda yaşar.
Türk dünyasının elinde çok güçlü bir geçmiş var. Dil var. Hafıza var. Kültür var. Tarih var. Semboller var. Büyük acılar ve büyük başarılar var.
Ama bütün bunların önünde şimdi daha zor bir sınav duruyor:
Bu mirastan bir gelecek üretebilecek miyiz?
Çünkü geçmiş miras alınabilir.
Gelecek alınamaz.
Gelecek kurulur.
Bunun için daha fazla öğrenci değişimine, daha fazla ortak araştırmaya, daha fazla ortak kültür üretimine, daha fazla girişimcilik ağına, daha fazla kadın ve genç katılımına, daha fazla şehirler arası ilişkiye ve belki de hepsinden önemlisi birbirimizi romantikleştirmeden gerçekten tanımaya ihtiyacımız var.
Kardeşlik birbirimize sürekli kardeş olduğumuzu söylemek değildir.
Kardeşlik, ihtiyaç olduğunda birbirimizin hikâyesinde bulunabilmektir.
Ve belki de Türk dünyasının önündeki büyük fırsat tam burada yatıyor.
Aynı olmak zorunda değiliz.
Aynı düşünmek zorunda da değiliz.
Fakat birbirimizi anlayabilir, birbirimizden öğrenebilir ve ortak bir gelecek tasavvur edebiliriz.
Bunu başarabilirsek Türk dünyası yalnızca tarih kitaplarında anlatılan büyük bir medeniyet coğrafyası olmayacaktır. 21. yüzyılda bilim üreten, kültür üreten, teknoloji üreten, insan yetiştiren ve belki hepsinden önemlisi anlam üreten canlı bir toplumsal alana dönüşecektir.
Çünkü aynı kökten gelmek kıymetlidir.
Ama bir ağacın gücünü yalnızca kökleri belirlemez.
Dallarının hangi yöne ve ne kadar cesaretle uzandığı da belirler.
Belki de artık köklerimizi birbirimize anlatmaktan bir adım öteye geçip, dallarımızı birlikte nereye uzatacağımızı konuşmanın zamanı gelmiştir.