Koca Şark’ın çırağı Tebriz…

KAYA KERİMOĞLU

Bazı şehirlerin bir günü vardır; bazı şehirler ise bir güne sığmaz.

Tebriz, bir güne sığmayan şehirlerden biridir.

Bugünün “Tebriz Günü” olarak anılmasının ardında, şehrin İran Meşrutiyet Devrimi’ndeki tarihî rolü ve özellikle Settar Han’ın mücadelesi vardır. 1905–1911 İran Meşrutiyet Devrimi, mutlak monarşinin yetkilerinin sınırlandırılması ve meclise dayalı anayasal bir düzen kurulması yolunda bu coğrafyanın en önemli dönüm noktalarından biriydi.

1906 yılında Muzaffereddin Şah Kaçar’ın meşrutiyet fermanını imzalamasıyla İran’da ilk Meclis açıldı. Fakat 23 Haziran 1908’de Muhammed Ali Şah’ın emriyle Meclis topa tutuldu ve meşrutiyet düzeni fiilen ortadan kaldırılmak istendi.

İşte o günlerde Tebriz ayağa kalktı.

Settar Han ve Bağır Han, Tebriz’de başlayan direnişin sembol isimleri oldular. Aylar süren çatışmalara, kuşatmaya, açlığa ve ölümlere rağmen şehir teslim olmadı. Tebriz’in direnişi yalnızca kendi sokaklarını değil, bütün Meşrutiyet hareketini yeniden ayağa kaldırdı. 1909 yılında meşrutiyet yanlılarının Tahran’a girmesiyle Muhammed Ali Şah tahttan indirildi ve anayasal düzen yeniden kuruldu.

Bu yüzden Tebriz’in Meşrutiyet tarihindeki yeri yalnızca bir şehrin hikâyesi değildir.

Bir halkın “Ben de söz sahibiyim” dediği tarihtir.

Fakat Tebriz’i yalnızca Meşrutiyet’le anlatmaya çalışmak da ona haksızlık olur.

Çünkü tarihin sayfalarını biraz daha geriye çevirdiğimizde, bu coğrafyada yaşanan nice büyük olayın ardında yine Tebriz’i görürüz.

1501 yılında Şah İsmail’in Tebriz’e girerek Safevî Devleti’ni ilan etmesiyle şehir büyük bir devletin başkenti oldu. Tebriz; siyasetin, ticaretin, sanatın ve kültürün merkezlerinden biri hâline geldi.

Yüzyıllar geçti.

Devletler kuruldu, devletler yıkıldı.

Ordular geldi, ordular geçti.

Tebriz kuşatıldı, işgal edildi, açlık gördü, kan gördü; fakat yaşamaya devam etti.

1826–1828 Rus-İran Savaşı sırasında Rus ordusunun Tebriz’e kadar ilerlemesi ve ardından imzalanan 1828 Türkmençay Antlaşması, Azerbaycan coğrafyasının tarihindeki en ağır kırılmalardan birini yarattı. Aras’ın iki tarafındaki Azerbaycan Türkleri farklı siyasi sınırlar içerisinde kaldı.

Ama sınırlar hafızayı bölemedi.

Sonra 1908–1909 Tebriz kuşatması geldi.

Ardından Birinci Dünya Savaşı yıllarının işgalleri, çatışmaları ve felaketleri…

Ve 1945 yılı…

12 Aralık 1945’te (21 Azer 1324) Tebriz’de Azerbaycan Millî Hükûmeti kuruldu. Seyid Cafer Pişeveri liderliğindeki bu yönetim döneminde Azerbaycan Türkçesi eğitim ve kamu hayatında daha görünür hâle geldi; Tebriz yeniden büyük bir siyasi hareketin merkezi oldu.

Ancak bu dönem uzun sürmedi.

Aralık 1946’da İran ordusunun Azerbaycan’a girmesiyle Millî Hükûmet sona erdi. Ardından yaşanan çatışmalar, infazlar, tutuklamalar ve göçler Tebriz’in hafızasında yeni ve derin yaralar bıraktı.

Bu yüzden ben Tebriz’i yalnızca bir tarih olarak göremiyorum.

Çünkü Tebriz’in tarihini tek tek yazmaya kalkarsak takvim yetmez.

Kurulan devletleri yazsak Tebriz vardır.

Devrilen güçleri yazsak Tebriz vardır.

Meşrutiyeti yazsak Tebriz vardır.

İşgalleri, kuşatmaları, sürgünleri, direnişleri yazsak yine Tebriz vardır.

Verilen kanları, kaybedilen canları, yeniden ayağa kalkışları yazsak…

Yine Tebriz.

İşte bu yüzden takvimde yalnızca bir günün “Tebriz Günü” olması bana hep eksik gelir.

Çünkü tarih doğru okunursa, takvimde neredeyse her gün biraz Tebriz’dir.

Tebriz’in Türkiye ile bağları da yalnızca bugünün siyasi sınırlarıyla açıklanamayacak kadar eskidir.

Şems-i Tebrizî, 13. yüzyılda Tebriz’den başlayan manevi yolculuğunu Anadolu’ya taşıdı. 1244 yılında Konya’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ile karşılaşması, yalnızca iki insanın değil, bütün bir düşünce ve tasavvuf dünyasının seyrini değiştirdi.

Tebriz’den yükselen bir düşünce, Konya’da yüzyılları aşan bir sese dönüştü.

Bu bağın başka bir izi İstanbul’dadır.

Tebrizli olduğu kabul edilen Acem Ali, 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı mimarlığının önemli isimlerinden biri oldu ve uzun yıllar Hassa Mimarları Ocağı’nın başında bulundu. Onun ve döneminin bıraktığı mimari miras, bugün hâlâ İstanbul’un tarihî dokusunda yaşamaktadır.

Tebriz’den Konya’ya…

Tebriz’den İstanbul’a…

Sınırlar değişti.

Hanedanlar değişti.

Devletlerin isimleri değişti.

Ama kültürün bıraktığı iz değişmedi.

Belki de Tebriz’i büyük yapan tam olarak budur.

O yalnızca geçmişiyle övünen bir şehir değildir.

Defalarca yıkılıp yeniden ayağa kalkmayı bilen bir şehirdir.

Bir gün Settar Han’ın tüfeğinde görünür.

Bir gün Bağır Han’ın direnişinde…

Bir gün Şems-i Tebrizî’nin sözlerinde…

Bir gün Acem Ali’nin taşlarında…

Bir gün 21 Azer’in meydanlarında…

Ve bir gün bir çocuğun kendi ana dilinde söylediği ilk kelimede.

Bu yüzden bugün günlerden Tebriz.

Aslında dün de öyleydi.

Belki yarın da öyle olacak.

Çünkü bazı şehirler haritada bir noktadır.

Tebriz ise bir hafızadır.

Ve o hafıza yaşadığı müddetçe, Şark’ın çırağı yanmaya devam edecektir.

İyi ki varsın Tebriz.

İyi ki direndin.

İyi ki düştüğün yerden yeniden kalktın.

Ve iyi ki yüzyıllardır Azerbaycan’ın hafızasında yanmaya devam ediyorsun.

Ey vatanım Azerbaycan,

Otlar yurdundan bir nişan.

Sen büyüttün kahramanlar,

Adlı şanlı geçmişin var.

Sensin bize ana vatan,

Sensin bize gayret veren,

Sensin bizi güçlendiren,

Yaşa, yaşa Azerbaycan!

Koca Şark’ın çırağısan,

Azadlığın otağısan,

Sen kurduğun şanlı hayat,

Halkımıza verir necat.

Bugün günlerden Tebriz…

Ama bizim takvimimizde,

Tebriz yalnızca bugün değildir.