
Kaya Kerimoğlu
Batı merkezli tarih yazımının tek taraflı kalıplarına sıkışıp kaldığımızda, dünya tarihinin en dinamik ve geniş coğrafi hareketliliklerini gözden kaçırabiliyoruz. Parthlardan Osmanlı’ya kadar uzanan kesintisiz Türk tarihi, yalnızca askerî zaferlerden ibaret değil; aynı zamanda geride bıraktığı derin kültürel ve sosyolojik izlerle okunmayı bekleyen devasa bir hazinedir.Bu tarihi incelerken karşımıza çıkan en çarpıcı gerçeklerden biri, Türklerin hâkimiyet kurduğu coğrafyalarda diğer etnik grupların diline, inancına ve kimliğine gösterilen saygıdır.
Hoşgörü Coğrafyasında Yaşayan Diller ve İnançlarHarzemşahlardan Kaçar Hanedanlığına kadar uzanan süreçte; Hindistan’dan Tacikistan’a, İran’daki Fars azınlıklardan Kürtlere ve diğer etnik topluluklara kadar pek çok grubun dillerini ve inançlarını yüz yıllar boyunca koruyabildiğini görmekteyiz.
Aynı tabloyu Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamlı coğrafyasında da net bir şekilde izleyebiliyoruz: Balkanlar ve Avrupa: Yüz yıllarca Osmanlı idaresinde kalmasına rağmen küçük milletler kendi dillerini ve dinlerini muhafaza etmiştir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika: Irak, Suriye, Mısır ve Kudüs gibi merkezlerde Arapça bugün hâlâ birincil dildir; yerel kültürler varlığını sürdürmüştür.
Osmanlı padişahlarının ve idari mekanizmalarının fethettikleri topraklardaki toplulukların diline ve inancına müdahale etmediği, tarihin somut bir gerçekliğidir. Yüz yıllar süren hâkimiyete rağmen yerel kültürlerin silinmemiş olması bunun en büyük kanıtıdır.Karadeniz ve Uzun Hasan Örneği: O Büyük Nüfus Nereye Gitti?
Bu sosyolojik gerçeği ve çelişkiyi test etmek için pusulamızı Karadeniz coğrafyasına ve Akkoyunlu Hükümdarı Hasan Padişah’a (Uzun Hasan) çevirelim. Tarih bilinciyle baktığımızda görürüz ki; Hasan Padişah, Trabzon Rum İmparatorluğu’ndan Despina Hatun ile evlenmiş, iki devlet ve kültür arasında diplomatik ve akrabalık köprüleri kurulmuştur.
Peki, bugünkü gerçeğe bakarak sormak zorundayız:Bugün Karadeniz bölgesinin nüfusu 15 milyona yaklaşmaktadır. O dönemde kendine has bir devlet ve imparatorluk geleneği olan o coğrafyanın eski halkı nerededir? O kalabalık kitlelerin dillerine ve inançlarına ne oldu?
Eğer dışarıdan gelen küçük bir zümre burayı tamamen zapt edip yerli halkı yok etseydi veya asimile etseydi, bugün milyonluk Karadeniz coğrafyasında bu kültürün ve dillerin çok daha baskın şekilde yaşaması gerekirdi. Oysa bugün Karadeniz, özbeöz Türk kültürüyle, diliyle ve kimliğiyle dimdik ayaktadır.Demografik Bir Çelişki: Anadolu’da Ne Oldu?
Peki, mademki Osmanlı zihniyeti ve Türk devlet geleneği gereği yerli halkların diline ve inancına dokunmuyor, o halde şu temel soruyu sormak zorundayız: Konya’dan İstanbul’a kadar yaşayan milyonlarca insan kimdi?
Eğer geleneksel tarih tezinin iddia ettiği gibi Anadolu’da sadece Rumlar ve Asuriler yaşıyorsa ve Osmanlılar kimsenin dilini ve kimliğini değiştirmediyse, bu büyük nüfus nereye kayboldu?Büyük bir coğrafyanın etnik yapısını 300-500 bin askerle tamamen değiştiremezsiniz. Başka bir coğrafyadan milyonlarca insanı bu topraklara göç ettirseniz bile, sizden önceki yerleşik dilin ve medeniyetin kalıntıları toprak altında veya kültürel hafızada yaşamaya devam ederdi.
Bugün İstanbul’un Avrupa yakasında dahi kazı çalışmaları yapıldığında, binlerce yıllık Türk kültürüne ve geçmişine ait izler gün yüzüne çıkmaktadır.Yeniden Düşünmek: Bir Fethin ÖtesiElimizdeki bu sorular, veriler ve sosyolojik gerçekler bizi çok daha derin bir sonuca götürüyor: Acaba bölgenin yerlileri zaten Türk milleti miydi?
Bizans veya Pontus gibi adlarla anılan devletlerin baskısı ve egemenliği altında bir esaret dönemi yaşayan Türk boyları, aslında kendi vatanlarında yabancı gibi yaşatılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türk devletlerinin Anadolu’ya ve Karadeniz’e yaklaşımını bir “yabancı istilası” değil, Türklerin kendi öz bayrakları altında tarihî köklerine ve vatanlarına geri dönmesi olarak okumak, tüm bu demografik ve kültürel çelişkileri tek kalemde çözmektedir.
Eğer durum bunun aksİ olsaydı; yani dışarıdan gelen yabancı bir güç yerli halkı asimile etmiş olsaydı, bugün Türkiye nüfusunun yarıdan fazlasının farklı diller konuşması ve kiliselerin tapınakların her köşeyi sarmış olması gerekirdi. Nasıl ki Mısır’da, Balkanlar’da ve Arap topraklarında bu asimilasyon gerçekleşmediyse, Anadolu’da ve Karadeniz’de de farklı bir politikanın izlenmediği aşikardır.
Şu açıkça görülmektedir ki; Osmanlı ordusu ve Türkler bu topraklara yabancı birer fatih olarak girmemiş, asırlardır hasret kaldığı kendi evine ve öz evlatlarına geri dönmüştür.