Doç. Dr. İzzettin Özpolat

Türk Akademisyenler Birliği Genel Başkanı

Son yıllarda Türk dünyası kavramı daha sık konuşuluyor. Zirveler düzenleniyor, iş birliği anlaşmaları imzalanıyor, ortak projeler geliştiriliyor. Bütün bunlar elbette sevindirici gelişmelerdir.

Ancak kendimize samimiyetle şu soruyu sormamız gerekiyor: Türk dünyasını gerçekten ne kadar tanıyoruz?

Türkiye’de yaşayan milyonlarca insan, Kazakistan’ın ekonomik başarılarını, Azerbaycan’ın Karabağ zaferini veya Özbekistan’ın yükselen potansiyelini biliyor olabilir. Fakat aynı insanlar Ahıska Türklerinin yetmiş yılı aşan sürgün hikâyesini, Doğu Türkistan’da yaşanan kültürel yıkımı, Kırım Türklerinin vatan mücadelesini, Kerkük Türkmenlerinin var olma savaşını ya da Rusya Federasyonu içerisinde yaşayan milyonlarca Türk halkının karşı karşıya bulunduğu sorunları ne kadar biliyor?

İşte asıl mesele burada başlıyor.Türk dünyasını doğru okumak, haritalara bakarak Türk devletlerini saymak değildir. Türk dünyasını doğru okumak, dünyanın dört bir yanına dağılmış Türk topluluklarının sevinçlerini de acılarını da kendi meselesi olarak görebilmektir.

Bugün Türk dünyasının karşı karşıya olduğu en büyük tehlike askerî değil, kültüreldir. Bir millet bazen savaş meydanında değil, okul sıralarında kaybedilir. Bir halk bazen silahla değil, dilini unutturarak yok edilir. Tarih bize bunun sayısız örneklerini göstermiştir.

Ahıska Türkleri bir gecede vatanlarından koparıldılar. Binlercesi sürgün yollarında hayatını kaybetti. Kırım Tatarları tren vagonlarında ölüme gönderildi. Doğu Türkistan’da Türk kimliğini, dilini ve kültürünü korumaya çalışan insanlar ağır baskılarla karşı karşıya kaldı. Kerkük Türkmenleri onlarca yıldır kendi şehirlerinde azınlık durumuna düşürülmeye çalışılıyor.

Bu olayların her biri farklı coğrafyalarda yaşandı; fakat hepsinin ortak noktası aynıydı: Türk kimliğini zayıflatmak.Bugün artık şu gerçeği görmek zorundayız: Türk dünyasının herhangi bir bölgesinde yaşanan bir acı, aslında bütün Türk dünyasının meselesidir. Çünkü tarih göstermiştir ki, bir yerde sessiz kalınan haksızlık, başka bir yerde daha büyük felaketlerin kapısını aralayabilir.

Bu nedenle Türk dünyasına yönelik hassasiyetimizi artırmak zorundayız.

Öncelikle dil konusunda çok daha bilinçli olmalıyız. Dil sadece bir iletişim aracı değildir; dil, bir milletin hafızasıdır. Bir çocuk ana dilinde düşünemiyorsa, zamanla kendi tarihine ve kültürüne de yabancılaşmaya başlar. Türk dünyasının geleceği, Türkçenin ve Türk lehçelerinin yaşatılmasına bağlıdır.

İkinci olarak ortak tarih bilincini güçlendirmeliyiz. Türk dünyasının gençleri birbirlerini yeterince tanımıyor. Bir Kazak genci Ahıska sürgününü, bir Türkiye genci Tuva Türklerini, bir Azerbaycanlı genç Hakasları veya Saha Türklerini yeterince bilmiyor. Oysa ortak bir gelecek ancak ortak bir bilinç üzerine inşa edilebilir.

Üçüncü olarak akademik iş birliklerini artırmalıyız. Üniversitelerimiz, araştırma merkezlerimiz ve düşünce kuruluşlarımız Türk dünyasının meselelerini daha fazla gündeme taşımalıdır. Çünkü bilgi olmadan strateji, strateji olmadan gelecek kurulamaz.

Dördüncü olarak medya ve sivil toplum kuruluşları Türk dünyasının sesi olmalıdır. Bugün dünyanın herhangi bir yerinde bir Türk topluluğu haksızlığa uğradığında bunu yalnızca o bölgenin sorunu olarak değil, ortak bir insanlık ve kardeşlik meselesi olarak ele almalıyız.

Türkiye’nin bu noktadaki sorumluluğu ise daha büyüktür. Çünkü Türkiye, yalnızca güçlü bir devlet değil; aynı zamanda milyonlarca Türk için umut, dayanışma ve güven duygusunun sembolüdür. Bu nedenle Türkiye’nin Türk dünyasına yönelik politikaları günübirlik gelişmelerin ötesinde, uzun vadeli bir medeniyet perspektifiyle şekillenmelidir.

Artık kardeşlik söylemlerini somut projelerle destekleme zamanıdır. Ortak eğitim programları, öğrenci değişimleri, akademik ağlar, kültürel çalışmalar, dijital platformlar ve gençlik projeleri Türk dünyasının geleceğini belirleyecektir.

Unutmamalıyız ki Ahıska’nın sürgünü, Kırım’ın işgali, Kerkük’ün yalnızlığı veya Doğu Türkistan’ın sessiz çığlığı yalnızca geçmişin ve bugünün konusu değildir. Bunlar aynı zamanda geleceğe bırakılmış uyarılardır.

Eğer birbirimizi yeterince tanımazsak, birbirimizin acılarına sahip çıkmazsak ve ortak bir bilinç oluşturamazsak tarih kendini tekrar edebilir.

Türk dünyasını doğru okumak, aslında geleceği doğru okumaktır. Çünkü Türk dünyasının gücü sadece sahip olduğu topraklarda, nüfusta veya ekonomik kaynaklarda değil; ortak hafızasında, ortak kültüründe ve ortak vicdanındadır. Ve o vicdan ne kadar güçlü olursa, Türk dünyasının geleceği de o kadar güçlü olacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir