Kaya Kerimoğlu

Bir Dağın İki Yüzü ve Halkın Hafızası
Doğu Anadolu coğrafyasının kalbinde yükselen ve iki görkemli zirveden oluşan Ararat (Ağrı) Dağları, sadece yeryüzünün fiziki birer abidesi değil, aynı zamanda insanlık tarihinin ve medeniyet kavgalarının da merkez üssüdür. Halk muhayyilesi, bu ikiz volkanik yapıyı yan yana duran bir çifte benzetmiş; Büyük dağın heybetini bir erkeğe, Küçük dağın zarafetini ise onun eşine yorarak coğrafyayı “Er ve Arvad” (Erkek ve Kadın) kelimeleriyle mühürlemiştir. Bu fonetik ve şiirsel halk etimolojisi, aslında bölge insanının dağla kurduğu derin ve ayrılmaz bağın en masum göstergesidir.
Ancak günümüz siyasi ve kültürel konjonktüründe, bu dağlar üzerinde mülkiyet ve kadimlik iddiaları yürüten, Türk varlığını bu coğrafyada “sonradan gelmiş bir göçmen dalgası” olarak nitelendiren anlatılar sıkça öne sürülmektedir. Ermeni tarih tezi bu dağları tamamen kendi ulusal kimliğinin merkezine yerleştirirken; Fars ve bazı Batı merkezli tarih anlatıları da Türklerin Anadolu ve Kafkasya coğrafyasına 1071 sonrasında adım attığı ezberini tekrarlamaktadır. Oysa arkeolojinin, çivi yazılı tabletlerin ve hatta kutsal metinlerin söylediği hakikat, bu ezberleri temelinden sarsacak kadar net bir geçmişi önümüze sermektedir.

1. Asur Yazıtlarında Urartu Gerçeği: M.Ö. 13. Yüzyıl
Türklerin Anadolu’daki varlığını Malazgirt Ovası ile başlatan tarih anlayışı, en büyük yanılgısını arkeolojik belgelerin kronolojisinde yaşamaktadır. Ortada ne Pers (Fars) İmparatorluğu’nun ne de bugünkü manasıyla bir Ermeni etnisitesinin adı dahi yokken, Mezopotamya’nın en güçlü medeniyeti olan Asurlular, başlarını kuzeydeki dağlık bölgeye çevirdiklerinde orada güçlü bir federasyonla karşılaşmışlardı.
Asur Kralı I. Şalmaneser dönemine ait olan ve M.Ö. 1274 yılına tarihlenen çivi yazılı tabletler, dünya tarihinde Ararat bölgesini tanımlayan en eski yazılı belgelerdir. Asurlular bu tabletlerde, Van Gölü ve Ağrı Dağı çevresinde yaşayan, kendilerine kök söktüren dağlık bölge insanlarına “Uruatri” veya “Urartu” adını vermişlerdir. Günümüzden tam 3300 yıl önce taşlara kazınan bu isim, iddiaların aksine coğrafyanın ilk ve en eski sahiplerinin kim olduğunu tescilleyen ilk resmi belgedir.
2. Dilbilim ve Arkeoloji Işığında Urartular ve Türk Bağlantısı
Urartuların etnik yapısı üzerinde yapılan modern araştırmalar, bu kadim halkın sanıldığı gibi Hint-Avrupa (Pers veya Ermeni) kökenli olmadığını, aksine Bitişken (Agglutinative) bir dil yapısına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Dilbilimsel olarak Urartu dili, kelime köklerinin değişmediği, eklerin sona geldiği yapısal özellikleri bakımından doğrudan Türkçe ve Altay dil ailesi ile akrabadır.
Arkeolojik kazılarda elde edilen Urartu maden işçiliği, at kültürüne verdikleri muazzam önem, kurdukları sulama kanalları ve kale mimarisi; Avrasya bozkırlarındaki Türk kültür çevresiyle (özellikle İskit/Saka ve sonraki Türk boylarıyla) büyük bir sosyo-kültürel paralellik göstermektedir. Dolayısıyla, Urartuların proto-Türk (erken dönem Türk) kavimlerinin bu coğrafyadaki yerleşik bir kolu olduğu tezi, salt bir iddia değil, yapısal dilbilimin ve maddi kültür kalıntılarının doğruladığı bir gerçektir.
3. Tevrat’ın Tasdiki ve Ararat İsminin Dönüşümü
Asur yazıtlarında “Urartu” olarak geçen bu yurt, asırlar sonra İbranice kutsal metinlere ve Tevrat’ın Yaratılış (Genesis) bölümüne aktarılırken ses değişikliğine uğramış ve “Ararat” biçimini almıştır. Kutsal metinlerde Nuh’un Gemisi’nin oturduğu yer tek bir zirve olarak değil, “Ararat dağları” yani Urartu ülkesinin dağlık coğrafyası olarak zikredilir.
Tevrat’ın bu coğrafi tasdiki, Urartu isminin ve o bölgedeki egemenliğin antik dünyadaki sarsılmaz yerini kanıtlar. Bu durum, bölgede hak iddia eden diğer toplulukların tarih sahnesine çıkışından çok daha önceki bir devri işaret eder:
Persler (Farslar): batının yazdığı tarihi var sayarsak persler M.Ö. 6. yüzyılda (Ahameniş İmparatorluğu ile) çıkmışlardır. Yani Urartu gerçeğinden yaklaşık 700 yıl sonra.
Ermeni Kimliği: Bölgede bir krallık veya etnik kimlik olarak Urartu Devleti’nin yıkılışından (M.Ö. 6. yüzyıl) sonra, o bölgeye göç eden veya Urartu bakiyesiyle karışan topluluklar üzerinden çok daha geç tarihlerde şekillenmiştir.
Bu kronolojik tablo net bir gerçeği haykırmaktadır: Taşlar Urartu’yu (Ararat’ı) yazarken, ne Persler ne de Ermeniler bu coğrafyada mevcuttu.
Sonuç: Kadim Coğrafyanın Asil Sahipleri
Halkın dilindeki “Er-Arvad” efsanesi, binlerce yıl önce Urartu dağlarında yankılanan o ilk Türkçe tınıların, zamanın imbiğinden geçerek günümüze ulaşmış naif bir mirasıdır. Batı merkezli tarih yazımının Türkleri bu topraklarda “göçebe ve sonradan gelme” olarak gösterme çabası, M.Ö. 1274 yılına ait Asur çivi yazılı tabletlerinin sert kayalarına çarparak parçalanmaktadır.
Tevrat’ın da “Ararat” olarak tasdik ettiği bu bölge, Urartuların, yani dil ve kültür bağlamında Türklerin atasal izlerini taşıyan kadim yurtlarıdır. Tarih, siyasi manipülasyonlarla yeniden yazılamayacak kadar derin; taşların şahitliği ise hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak kadar nettir. Coğrafyanın en eski kökleri, Türk milletinin bu topraklardaki haklılığının ve kadimliğinin en büyük teminatıdır.