RUFET MURADLİ

İran semalarında hâlâ kara bulutlar hâkimdir. Savaşın nereye kadar, hangi hedefe kadar süreceği hâlâ belirsizdir. Ancak İran’a karşı yürütülen savaş bizim toplumumuz için de belli ölçüde bir mihenk taşı etkisi yarattı. Kabul edelim ki, haftalar önce Azerbaycan kamuoyunda İran’la ilgili ortaya çıkan fikir ayrılıkları toplumu iki cepheye böldü. Fakat sanki bir nokta tam olarak netleştirilmedi: Azerbaycan insanı “İran” derken oradaki siyasi sistemi mi, yoksa bütünüyle halkı ve coğrafyasıyla İran adlı ülkeyi mi kastediyor?
Bence bize kardeş olan bir halkla ilgili anlamsız ve temelsiz bir yaklaşım yerine, meseleye rejimin değişmesi açısından bakmak daha mantıklı olurdu. Çünkü o rejim için Azerbaycan ve Türk kavramları her zaman istenmeyen unsurlar olmuştur. Çok uzağa gitmeden yakın tarihe kısa bir yolculuk yapalım.


10 Aralık 2020’de Bakü’de Zafer Geçidi düzenlendi. Geçitte Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hüzünlü notalar eşliğinde yaptığı konuşma ve okuduğu meşhur şiir İran’ın siyasi çevrelerinde büyük bir yankı yarattı. O zaman bizim de haklı olarak şöyle bir sorumuz ortaya çıktı:
“Araz’ı ayırdılar, mil ile doldurdular,
Ben senden ayrılmazdım, zor ile ayırdılar”
Bu bayatı neden İranlı yetkililerde böylesine bir rahatsızlık yaratmıştı? Yıllardır “17 şehirlik Kafkasya’yı Kaçarlar Rusya’ya verdi” diye feryat eden pan-İranist çevreler, 1813 Gülistan ve 1828 Türkmençay antlaşmalarını “utanç verici” olarak nitelendirmiyor muydu? Gerek Pehlevi dönemi gerekse İslam Cumhuriyeti yönetimi, Aras’ın kuzeyindeki toprakların Rusya’nın kontrolüne geçmesini on yıllardır milli bir felaket olarak değerlendirmiyor muydu?
Öyleyse Türkiye Cumhurbaşkanı’nın benzer bağlamdaki yaklaşımı neden resmi Tahran’ı bu kadar öfkelendirdi?
Bugün pek çok sebep ileri sürülüyor. Ancak şahsi kanaatime göre sebep tektir: İran-Fars devlet geleneğinde yüzyıllardır süregelen Türk düşmanlığı. Öyle bir düşmanlık ki, siyasi sistemler değişse bile varlığını sürdürmektedir.
Yakın tarihe kısa bir bakış atalım.
1992 yılında Atina’da İran, Yunanistan ve Ermenistan dışişleri bakanlarının görüşmesinde İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayeti şöyle demişti:
“Bölgede Türkleri sıkıştırmak için el ele vermeliyiz. Aksi halde İran’daki Azerbaycan Türkleri de ayrılıp bağımsız devlet kurarlar. O zaman Ermenistan’ın İran’la sınırı kalmaz ve üç taraftan Türklerin kuşatması altına girer.”
İlginçtir ki, bu konuda Tahran’da Ermenice yayımlanan Araks dergisi de geniş bir yazı yayımlamıştı.


İran’da pan-İranizmin ve Türk düşmanlığının kökleri Firdevsî’ye, batınî akımlara ve İsmailîliğe kadar uzanır. Fakat nasıl bir ideolojik temeldir ki, bugünkü İslam Cumhuriyeti’nin dini-siyasi şahsiyetlerini bile Kur’an’ın yasakladığı bir davranışa — Müslümanlar arasında kin, nefret ve düşmanlık oluşturmaya — sevk etmektedir?


Oysa Hucurât Suresi’nin 10. ayetinde şöyle buyurulur:
“…Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”
İslam’ın gelişiyle yıkılan Sasani İmparatorluğu’nun özlemini bin üç yüz yıl boyunca taşıyan Şuubiyye mensupları, Pehlevilerin İran tahtını ele geçirmesinden sonra anti-Türk düşünceyi sistemli bir stratejiye dönüştürdüler. Ne yazık ki bu uğursuz eğilim İslam Cumhuriyeti döneminde de devam etti.
Tesadüf değildir ki, İslami İran’da yıllardır bu Şuubiyye düşüncesinin başında yine Ali Ekber Velayeti yer aldı. O bazen neo-Safeviliğin kurucusu gibi de ortaya çıkar. Çünkü Fars milliyetçileri Sasani ile Safeviler arasındaki dönemi “fetret”, yani boşluk dönemi olarak adlandırırlar. Her ne kadar bu da ayrı bir tartışma konusu olsa da değişmeyen gerçek şudur: Mesleği doktor olmasına rağmen İran’daki anti-Türk paradigmanın başında duran Velayeti, uzun yıllar ülkenin dış politikasını yönetti.
Daha sonra Devrim Rehberi’nin uluslararası ilişkiler danışmanı olan Velayeti’nin şu sözleri de dikkat çekicidir:
“İran’ın Azerbaycan eyaletlerine yatırım yapılmamalıdır. Çünkü er ya da geç ayrılmak isteyecekler.”
16 yıl İran İslam Cumhuriyeti’nin baş diplomatı olarak görev yapan ve ülkenin diplomasi okulunu şekillendiren bu kişinin 1994’te söylediği:
“Ermenilerle bizi tarihi kökler birleştiriyor”
sözü de aynı perspektiften değerlendirilmelidir.
Ne yazık ki İran İslam Cumhuriyeti’ndeki bu Ermeni sevgisi ve buna paralel gelişen Azerbaycan-Türk düşmanlığı yalnızca Velayeti ile sınırlı kalmadı.
Ekber Genci’nin 1990’lı yılların başında:
“İran’ın kuzeyinde Azerbaycan adlı bir devletin varlığı güvenliğimizi tehdit ediyor”
şeklindeki açıklaması, Devrim Rehberi’nin Doğu Azerbaycan temsilcisi Ayetullah Müctehid Şebüsterî’nin:
“Azerbaycan Cumhuriyeti Kuzey İran’dır”
ifadesi, İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Hasan Firuzabadi’nin 2012’de:
“Azerbaycan Cumhuriyeti İran’ın tarihi toprağıdır”
demesi, 2015 yılında İran İslami Tebliğat Kurumu Başkanı Ayetullah Ehgeri’nin:
“Ermenilerle İranlılar aynı köktendir”
ifadeleri ve 2019’da İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin:
“Azerbaycan Cumhuriyeti İran’ın tarihi toprağıdır”
şeklindeki komşuluk hukukuna aykırı açıklaması, aynı siyasetin parçaları olarak değerlendirilebilir.
Ve nihayet Mohammad Javad Zarif’in, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Aras’la ilgili bayatısına karşı 11 Aralık 2020’de yaptığı taraflı ve başarısız açıklama…
Şahsen ben bu önyargılara defalarca doğrudan tanıklık ettim. Özellikle 21 Azer Hareketi konusunda.
12 Aralık 1945’te, yani İran güneş takvimine göre 21 Azer 1324 tarihinde Güney Azerbaycan’da Milli Hükümet kuruldu. Bu olay, Pehlevi döneminde ağır baskılar altında kimlik mücadelesi veren Azerbaycan Türklerinin devletçilik tarihinde son derece önemli bir hadise olarak değerlendirilmektedir.
Bugün bütün siyasi ve ideolojik yönleri bir kenara bıraksak bile şu iddia rahatlıkla yapılabilir: Milli Hükümet, bir yıllık varlığı boyunca Pehlevilerin yirmi yılda yapamadığı işleri gerçekleştirmeyi başarmıştır.
Amerikalı araştırmacı John Foran da Rıza Şah’ın 20 yılda başaramadığını bu hükümetin bir yılda gerçekleştirdiğini yazıyordu.
İran tarihinde ilk kez kadınlara erkeklerle eşit haklar verildi. Depolarda bekletilen ürünler sabit fiyatla piyasaya çıkarıldı, temel gıda ürünlerinden vergiler kaldırıldı. Tebriz ve Güney Azerbaycan’ın çeşitli şehirlerinde ana dilde eğitim veren okullar açıldı, üniversite kuruldu, milli ordu oluşturuldu, toprak reformu yapıldı, rüşveti engelleyen ciddi yasalar çıkarıldı, köylere kadar ulaşan gezici hastaneler ve sağlık merkezleri kuruldu, sosyal programlar başlatıldı ve işsizliğin azaltılması için önemli adımlar atıldı.


Özellikle ana dilde eğitim konusuna dikkat çekmek isterim. Bugün İran coğrafyasında yaşayan 35 milyondan fazla Azerbaycan Türkünün temel mücadelesi ana dili değil midir? Güney Azerbaycan’da yıllardır yankılanan slogan:
“Türk dilinde medrese, olmalıdır herkese”
değil midir?
Güney Azerbaycan’da bin yıl boyunca tahtta oturmasına rağmen kendi diline gereken önemi vermeyen hükümdarların bile gerçekleştirmediği bir şey, yani Türkçenin resmi statü kazanması, işte 21 Azer Hareketi’nin sonucu oldu.
Bugün 21 Azer Hareketi’ne yalnızca kendi penceresinden bakanlar şunu da unutuyor: Bu hareket Güney Azerbaycan devletçilik geleneğine cumhuriyet tipi devlet modelini kazandırmıştır.
Öte yandan Azerbaycan Milli Hükümeti, 1920’de Mirza Kuçik Han liderliğinde ilan edilen Gilan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden farklı olarak ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit edecek adımlar da atmamıştı. Kurulan hükümet yalnızca federatif bir yapı içinde hak talep ediyordu.
Peki gerek Pehlevi gerekse İslam Cumhuriyeti dönemlerinde Azerbaycan Milli Hükümeti’ne yönelik bu düşmanlığın temelinde ne vardı?
İran’ı fiilen parçalamış olan Mirza Kuçik Han bugün “milli kahraman” olarak sunulurken, Seyid Cafer Pişeveri ve arkadaşlarının “hain” ilan edilmesi açıkça Türk milletini ve Azerbaycan’ın varlığını hedef alan bir ayrımcılıktır.
Ve ne yazık ki bu siyaset bugün de Mohammad Javad Zarif gibilerinin söylemlerinde yeniden karşımıza çıkmaktadır.
Bunu Azerbaycan halkı görüyor, unutmuyor ve elbette unutmamalıdır da.
Nasıl ki 80 yıl önce 21 Azer Hareketi’ne ve milletimize karşı Pehlevi rejiminin gerçekleştirdiği katliamı unutmadıysa…
80 yıl önce bugünlerde Pehlevi ordusu Kazvin’den başlayarak Güney Azerbaycan şehirlerinde acımasız bir katliama girişti. Zencan’da, Miyane’de yüzlerce soydaşımız öldürüldü; yaşlı, kadın, çocuk demeden herkes hedef alındı.
Aradan sekiz on yıl geçmesine rağmen Azerbaycan halkı Miyane’de Rükeyye’nin başına getirilenleri, Şibli geçidinde fedai gençlerin kurban gibi başlarının kesilmesini, bazı din adamlarının fedai kadınlarının namusunu helal ilan etmesini asla unutmadı.
26 Azer’de (17 Aralık) Pehlevi ordusu Tebriz’i işgal ederken yalnızca binlerce insanı katletmekle kalmadı, aynı zamanda bir “kitap katliamı” da gerçekleştirdi. Milli Hükümet döneminde ana dilimizde yayımlanan bütün kitaplar sokaklarda yakıldı. O kitapların tek suçu Türkçe yazılmış olmalarıydı.
Pehlevi ordusu o günlerde milletimize karşı gerçek bir etnosit gerçekleştirdi.
Bence yalnızca bu olay bile 21 Azer Hareketi’nin gerçek mahiyetini anlamak için yeterlidir. Çünkü Güney Azerbaycan’daki soydaşlarımız bütün tarihleri boyunca yalnızca o bir yıl içinde kendi ana dillerinde okuyup yazma fırsatı bulabilmişlerdi.
Aradan 80 yıl geçmesine rağmen İran’da şah rejimi tarihe gömülmüş, yerine başka bir baskıcı sistem olan İslam Cumhuriyeti kurulmuş olsa da Azerbaycan Türklerinin o bir yıl içinde elde ettiği haklar hâlâ tam anlamıyla sağlanmış değildir.
Çünkü siyasi sistemler değişse de Tahran’a hâkim olan Şuubiyye zihniyeti ve anti-Türk düşünce değişmemiş, yalnızca farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır.


Nitekim bunun en açık örneğini geçtiğimiz hafta komşu ülkenin dışişleri bakanı da sergiledi. Böylece resmi Tahran’ın yalnızca komşularına değil, İran vatandaşı sayılan 35 milyon soydaşımıza da yabancı, uzak ve tıpkı 80 yıl önce olduğu gibi tehlikeli olduğu bir kez daha ortaya çıktı.
Çünkü tarihe ve insanlığa Şehname gözlüğüyle bakanlar için değişen şey zihniyet değil, yalnızca tarihlerin rakamlarıdır

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir