SUSRAN ERKAN EROĞLU

Girizgah

Bu çalışma, Amerika Birleşik Devletleri’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni (ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2025) uluslararası ilişkiler kuramları ışığında inceleyerek belgenin hem açık hedeflerini hem de örtük niyetlerini analiz etmektedir. Makale, stratejinin Avrupa Birliği, Rusya ve Türkiye’ye ilişkin yansımalarını değerlendirmekte ve Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadeli politika seçeneklerini kuramsal bir çerçevede tartışmaktadır. Ayrıca “en kötüortaen iyi” jeopolitik senaryolar oluşturularak Türkiye’nin ulusal güvenlik perspektifinde karşılaşabileceği stratejik sonuçlar modellenmektedir. Son olarak savunma sanayi ve enerji alanlarında Türkiye’nin atması gereken teknik ve yapısal adımlar değerlendirilerek makale bütüncül bir stratejik öngörü sunmaktadır.

Bu yazının analiz çerçevesi üç kuramsal yaklaşımın birlikte kullanımını içermektedir:

(1) Yapısal Realizm:

Uluslararası sistemde güç dağılımının devlet davranışını belirleyen temel unsur olduğunu varsayar (Waltz, 1979). ABD’nin stratejisi, güç kaybı algısının rasyonel bir yeniden konumlanma davranışına dönüştüğünü göstermektedir.

(2) Güç Geçişi Kuramı:

Hegemonun yükselen rakip karşısında maliyet–fayda dengesini optimize etmeye çalıştığını savunur (Organski, 1958; Tammen & Kugler, 2000). ABD’nin Çin’e karşı ekonomik ve teknolojik çevreleme stratejisi bu kuramla uyumludur.

(3) Bölgesel Güvenlik Kompleksleri:

Komşu bölgelerde güvenlik sorunlarının birbirine bağlı olduğunu öne sürer (Buzan & Wæver, 2003). ABD’nin Türkiye’yi Suriye, Karadeniz ve Avrupa ile ilişkilendiren yaklaşımı bu teorik temele oturmaktadır.

Bu üç yaklaşım, Türkiye’nin strateji belgesindeki konumunu hem yapısal hem de bölgesel düzeyde değerlendirmeyi mümkün kılar.

ABD 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisinin Açık İçeriği

Belge, dört temel politika sütunu üzerine inşa edilmiştir.

(1) Sınır güvenliği ve göç:

Kitle göçü ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlanmakta; ABD’nin sınır egemenliği vurgulanmaktadır (ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2025).

(2) Ekonomik-sanayisel yeniden yapılanma:

Tedarik zincirlerinin “güvenilir ülkelere” kaydırılması, kritik teknolojilerin ABD kontrolünde tutulması ve yeniden sanayileşme hedeflenmektedir.

(3) Savunma yükünün devri:

ABD, NATO müttefiklerinden daha yüksek askeri harcama ve operasyonel sorumluluk talep etmektedir.

(4) Çin ve Rusya’ya yönelik stratejik yaklaşım:

Çin uzun vadeli rekabetin merkezi; Rusya ise çökertilmesi değil yönetilmesi gereken bir güç olarak tanımlanmaktadır.

Bu vurgular ABD’nin bir hegemon olarak maliyetlerini aşağı çeken “yeniden konumlanma” stratejisi izlediğini göstermektedir.

Belge doğrudan ifade edilmeyen fakat güçlü biçimde hissedilen üç niyet taşımaktadır.

Birincisi, ABD artık küresel hegemonyasını askerî genişleme ile değil, ekonomik çevreleme ve teknoloji denetimi üzerinden sürdürmeyi tercih etmektedir. Bu, güç geçişi kuramının hegemon için öngördüğü maliyet azaltıcı davranış biçimine uygundur.

İkincisi, müttefiklere yönelik yük devri söylemi yeni bir uluslararası işbölümü yaratmaktadır: ABD yönlendirici güç olmaya devam ederken, güvenlik altyapısının finansmanı diğer devletlere kaydırılmaktadır.

Üçüncüsü, Ortadoğu ve Avrupa’nın ABD için “stratejik yük” değil “jeopolitik düzenleyici alanlar” olarak yeniden tanımlandığı görülmektedir. Bu yaklaşım, ABD’nin Çin’e karşı kaynak biriktirme çabasının sonucudur.

Avrupa Birliği açısından ABD’nin stratejisi, kıtanın demografik, ekonomik ve güvenlik kapasitesindeki aşınmayı kabul etmekte; Avrupa’nın Rusya’ya karşı bağımsızlaşması gerektiğini vurgulamaktadır (ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2025). Bu bağlamda Türkiye, Avrupa güvenliğinin dış çemberi olarak vazgeçilmezdir (Brzezinski, 1997).

Rusya ise ABD tarafından “çökertilmemesi gereken rakip” olarak konumlandırılmıştır. Rusya’nın aşırı zayıflaması durumunda Çin’e bağımlı bir uyduya dönüşme ihtimali ABD’nin çıkarlarına aykırıdır. Bu nedenle Rusya’ya yönelik strateji bir “kontrollü sınırlama” niteliğindedir.

Türkiye ise Suriye, Karadeniz ve Avrupa güvenlik mimarisinin kesişim noktasında konumlandırılmaktadır. Türkiye’nin Suriye istikrarında vazgeçilmez ortak olarak anılması, ABD’nin Ankara’yı sistemik bir dengeleyici unsur olarak gördüğünü göstermektedir (ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2025).

ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Türkiye’ye klasik anlamda ikincil müttefik rolü değil, bölgesel ve küresel dengelerde eşik aktör rolü biçilmesini öngören bir belge niteliğindedir. Türkiye’nin bu yeni konumu, hem riskler hem de fırsatlar barındırmakla birlikte, doğru stratejik tercihlerle bölgesel güç olmanın ötesinde sistemik bir aktör konumuna evrilmesini mümkün kılmaktadır. Bu nedenle Türkiye için temel mesele, uluslararası sistemde “rol alan” bir devlet olmak değil, “rol yazan” bir devlet olabilmektir.

Analiz 

Uluslararası sistemin yapısal değişimi, özellikle Çin’in yükselişi ve Rusya’nın bölgesel meydan okumalarının ardından ABD’nin hegemonik konumunu yeniden tanımladığı bir dönemi beraberinde getirmiştir. Güç geçişi kuramı (Organski, 1958; Tammen & Kugler, 2000), hegemonun maliyet-çıkar dengesini yeniden değerlendirdiği evrelerin sistemsel kırılma anlarına işaret eder. ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi de bu bağlamda, yalnızca Amerikan dış politikasını yönlendiren bir belge değil; aynı zamanda hegemonik yeniden konumlanmanın resmi çerçevesi olarak okunmalıdır.

Belge, ABD’nin küresel liderliğinin “doğrudan müdahale” kapasitesi yerine “kurallar koyucu ve yönlendirici güç” işlevine evrildiğini öne sürmektedir. Bu durum Waltz’ın (1979) yapısal realizmindeki güç dağılımı anlayışıyla ve Ikenberry’nin (2011) “liberal hegemonya’nın yeniden tasarımı” fikriyle örtüşmektedir. Bu çalışma, söz konusu strateji belgesini özellikle Türkiye açısından analiz ederek yeni küresel mimaride ortaya çıkan fırsat ve riskleri belirlemeyi amaçlamaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Kasım 2025’te yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi, yalnızca Washington’un dış politika yönelimini değil, aynı zamanda küresel güç mimarisinin yeni düzenini anlamak açısından da dikkate değer bir belge niteliğindedir. Strateji, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu üstünlüğünü artık aynı araçlarla sürdüremeyeceğini kabul ederken, “dünyayı yönetme” hedefinin yerine “dünya düzeninin kurallarını belirleme otoritesini” muhafaza etmeyi amaçlayan yeni bir paradigma sunmaktadır. Bu yeni yaklaşım, Organski’nin güç geçişi kuramında bahsettiği hegemonun maliyet–çıkar optimizasyonu arayışıyla uyumludur (Organski, 1958) ve hegemonun geri çekilme değil, yeniden konumlanma sürecine girdiğini göstermektedir. Strateji belgesi, kitle göçünü ulusal güvenlik tehdidi olarak tanımlayarak sınır güvenliği önceliğini öne çıkarırken; ekonomik gücü, sanayi kapasitesini ve tedarik zincirlerini ulusal güvenlik doktrininin merkezine yerleştirmekte; müttefiklerin savunma yükünü artırarak ABD’nin küresel maliyetlerini azaltmayı hedeflemekte ve Çin’i uzun vadeli stratejik rakip, Rusya’yı ise çökertilmemesi gereken bir denge unsuru olarak konumlandırmaktadır (ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2025).

Avrupa Birliği’ne yönelik stratejik yaklaşım, ABD’nin kıtanın giderek artan yapısal zayıflıklarının farkında olduğunu gösterir. Avrupa, belgeye göre demografik daralma, ekonomik durağanlık, siyasi kutuplaşma ve göç dalgaları nedeniyle bütüncül bir medeniyet krizi ile karşı karşıyadır. Bu durum, ABD’nin Avrupa’yı “yeniden güçlendirilmesi gereken ama bağımsız jeostratejik yönelimler geliştirmesine izin verilmeyecek” bir müttefik bloğu olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisindeki yeri daha da belirginleşmektedir. Brzezinski’nin “jeopolitik eksen ülke” tanımıyla uyumlu biçimde, Türkiye hem NATO’nun güney ve doğu savunmasının ana taşıyıcısı hem de enerji ve göç akışlarının kontrol noktası olarak AB’nin stratejik zafiyetlerini telafi eden zorunlu aktör konumuna yükselmektedir (Brzezinski, 1997).

Rusya’ya ilişkin değerlendirme, ABD’nin Moskova’yı tamamen etkisizleştirmeyi hedeflemediğini açıkça göstermektedir. Strateji, Rusya’nın nükleer güç dışında Avrupa’dan daha zayıf olduğunu kabul ederken, onun tamamen çökmesinin Çin’in lehine sonuçlar doğuracağı gerekçesiyle Rusya’nın “kontrollü zayıflık” durumunda tutulması gerektiğini ima eder. Bu yaklaşım, güç dengesi teorisinin hegemon tarafından bilinçli olarak yönetilen bir tür “denge ayarı” mantığıyla örtüşmektedir (Waltz, 1979). Ukrayna’daki savaşın mümkün olan en kısa sürede sona ermesi gerekliliği ise ABD’nin, Avrasya’nın merkezindeki bu çatışmayı uzun vadede stratejik bir yük olarak gördüğünü ve dikkatini Asya-Pasifik’e kaydırmak için Avrupa’da istikrar istediğini ortaya koymaktadır (ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2025).

Türkiye’nin belgede açıkça çok sık anılmamasına rağmen satır aralarında sürekli olarak işaret edilmesi, Ankara’nın ABD stratejisindeki gerçek rolünü göstermektedir. Suriye’nin istikrara kavuşturulmasında “Amerikan, Arap, İsrail ve Türk desteğiyle” sürecin şekilleneceğinin belirtilmesi, Türkiye’nin bu denklemde ikame edilemez bir aktör olarak kabul edildiğini ortaya koymaktadır (ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, 2025). Suriye dosyasının Türkiye’nin güvenlik kaygılarını dışlayan bir çerçevede çözülemeyeceği gerçeği, Ankara’ya yeni bir stratejik müzakere alanı açmaktadır. Ekonomik açıdan ise Avrupa’nın Rus enerji bağımlılığını azaltma ve Çin’den üretimi kaydırma çabaları Türkiye’yi doğal bir alternatif sanayi ve enerji merkezi hâline getirmekte; göç yönetimi ise Türkiye’nin AB’ye karşı elindeki en önemli jeopolitik pazarlık unsurlarından biri olmaya devam etmektedir. Ikenberry’nin liberal hegemonya kuramında belirttiği gibi, ABD ittifak düzeninin sürdürülebilirliği için bölgesel orta güçlerin sorumluluk üstlenmesini bir tür sistemsel zorunluluk hâline getirmiştir (Ikenberry, 2011).

Strateji belgesinin alt metninde ise birkaç kritik niyet açık biçimde hissedilmektedir. ABD artık küresel hegemonyasını askerî yayılma ve zorlayıcı müdahaleler üzerinden değil, ekonomik yeniden yapılanma, teknoloji kontrolü ve bölgesel güçlerin sorumluluk üstlenmesi üzerinden korumayı hedeflemektedir. Bu, hegemonik kapasitenin yeniden dağıtımıdır ve Tammen ile Kugler’in güç geçişi analizlerinde ifade edilen “hegemonun maliyet azaltıcı davranışı” ile uyumludur (Tammen & Kugler, 2000). ABD müttefiklerden yük paylaşımı değil, yük devri istemekte; küresel güvenliğin finansmanının önemli bir kısmını kendi dışındaki ülkelerin üstlenmesini talep etmektedir. Çin’e karşı doğrudan bir sıcak çatışma hedeflenmemekte, ancak tedarik zincirlerinin yönlendirilmesi, teknoloji akışının kesilmesi ve ekonomik baskı araçlarıyla uzun vadeli bir çevreleme planı uygulanmaktadır. Rusya ise aşırı zayıflaması durumunda Çin’e bağımlı hâle geleceğinden kontrollü bir güç olarak tutulmak istenmektedir. ABD enerji ve sermaye akışlarının güvenliğini bölgesel ortaklıklar üzerinden sağlamayı tercih etmektedir.

Bu genel çerçeve Türkiye açısından hem fırsatlar hem riskler içermektedir. Türkiye kısa vadede göç yönetimini AB ve ABD ile yürütülecek ekonomik ve güvenlik müzakerelerinde stratejik bir kaldıraç olarak kullanabilir. Suriye dosyasında Türkiye’nin güvenlik kaygılarını yok sayan herhangi bir çözümün uygulanamayacak olması Ankara’ya önemli bir diplomatik avantaj sağlamaktadır. NATO içinde artan savunma harcamaları baskısı Türkiye için mali bir yük getirse de karşılığında Karadeniz ve güney kanat operasyonlarında daha fazla söz hakkı elde etmek mümkündür. Orta vadede Karadeniz’de savaş sonrası güvenlik mimarisinin oluşumunda Türkiye’nin belirleyici rolü öne çıkacaktır. Körfez ülkeleri, Irak ve Mısır ile geliştirilecek savunma ve enerji merkezli mini ittifaklar Türkiye’nin bölgesel konumunu güçlendirebilir. Uzun vadede ise Türkiye’nin bölgesel eksen devlet olarak kurumsallaşması; savunma sanayinde yüksek teknolojili sistemlerde yerlilik oranının artırılması, enerji arz güvenliğini çeşitlendiren yatırımların tamamlanması ve Avrupa ile ekonomik bütünleşmenin ileri seviyeye taşınmasıyla mümkün olacaktır.

Stratejik senaryolar açısından bakıldığında en kötü senaryo, ABD-Çin rekabetinin sert bloklaşmaya dönüşmesi ve Türkiye’nin iki güç arasında ekonomik ve teknolojik baskı altında kalmasıdır. Orta senaryoda rekabet kontrollü biçimde sürer, Türkiye çoklu denge politikasını yönetir ancak sıçrama sağlayamaz. En iyi senaryo ise Rusya ile Avrupa arasında istikrarın tesis edilmesi, Avrupa’nın toparlanması ve ABD’nin dikkatini Asya-Pasifik’e kaydırmasıyla Türkiye’nin Karadeniz, Orta Doğu ve Avrupa güvenlik mimarisinin kurucu aktörlerinden biri hâline gelmesi ihtimalidir. Bu durumda Türkiye enerji ve savunma sanayiinde bölgesel standart belirleyici güç düzeyine ulaşabilir (Moravcsik, 1998).

Savunma sanayi ve enerji alanındaki teknik gereklilikler de bu stratejinin Türkiye’ye açtığı jeopolitik pencereyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye savunma sanayinde dron–karşı dron ekosistemini geliştirmeli, elektronik harp ve uydu tabanlı komuta kontrol yapısını güçlendirmeli ve NATO içinde teknoloji sağlayıcı ülke konumunu pekiştirmelidir. Enerji alanında ise Doğu Akdeniz, Irak ve Hazar gazının Türkiye merkezli ticaret sistemine bağlanması; nükleer, hidrojen ve depolama teknolojilerinin entegre edilmesi ve Afrika ile Körfez’de ortak enerji projelerinin geliştirilmesi Türkiye’yi yalnızca bölgesel enerji merkezi değil, aynı zamanda fiyat ve akış belirleyen bir “piyasa kurucu” aktör hâline getirecektir.

Sonuç olarak ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, Türkiye’ye klasik bir müttefik rolü değil, bölgesel ve küresel sistemin eşik aktörü olma rolü biçmektedir. Türkiye artık yalnızca coğrafi konumu nedeniyle değil, kapasitesi ve jeopolitik işlevselliği nedeniyle sistemik bir ağırlığa sahip görünmektedir. Bu nedenle strateji belgesinin Türkiye açısından temel meselesi “rol almak” değil, “rol yazmak”tır. Yeni dünya düzeni Türkiye olmadan sürdürülemez; ancak Türkiye bu düzenin yönünü belirleyecek özgüveni ve kurumsal kapasiteyi inşa ettiği ölçüde gerçek anlamda jeopolitik eksen devlet hâline gelebilecektir. Bu çerçevede Türkiye için temel mesele, yalnızca mevcut düzenlemelerde “uyumlanan” bir aktör olmak değil; seçeneklerini genişleten, pazarlık gücünü kurumsal çıktıya dönüştüren ve bölgesel mimarilerde gündem kurabilen bir stratejik kapasite inşa etmektir

Kaynakça

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi. (2025). Beyaz Saray Strateji Dokümanı.

Brzezinski, Z. (1997). The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives. Basic Books.

Buzan, B., & Wæver, O. (2003). Regions and Powers: The Structure of International Security. Cambridge University Press.

Ikenberry, G. J. (2011). Liberal Leviathan: The Origins, Crisis, and Transformation of the American World Order. Princeton University Press.

Moravcsik, A. (1998). The Choice for Europe. Cornell University Press.

Organski, A. F. K. (1958). World Politics. Knopf.

Tammen, R., & Kugler, J. (2000). Power Transitions: Strategies for the 21st Century. Chatham House.

Waltz, K. N. (1979). Theory of International Politics. Addison-Wesley.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir